Alevilik

Sözlük anlamına göre Alevi, Hz. Ali’ye bağlı ve ondan yana olan kimse demektir. Alevilik ise genel olarak Hz. Ali’yi sevmek ve onun soyunun yani Ehli Beyt’in yolundan gitmek olarak tanımlanabilir. Ancak bugün için dünyanın değişik bölgelerinde yaşayan farklı Alevi grupların herbiri için Alevi ve Alevilik sözcüklerinin ifade ettiği anlamlar da farklı olmaktadır. Biz konuya Anadolu Alevileri açısından yaklaşmakla birlikte genel bir tarihsel perspektif de
sunacağız.

Ülkemizde bugün yaygın şekilde Alevi olarak adlandırılan kitleler için kaynaklarda birçok ismin kullanıldığını söyleyebiliriz. Anadolu’daki Alevi kitleleri nitelemek üzere kaynaklarda, kızılbaş, rafızi, ışık, mülhid ve torlak gibi adların kullanıldığını görmekteyiz. Bunlardan en çok kullanılanı Kızılbaş adı olmuştur. Anadolu Alevileri kendileri için çok anlamlı Kızılbaş adını, Osmanlı yönetiminin ahlakdışı anlamlar yükleyerek, sünni kitlelere aşılayarak bir psikolojik savaş aracı olarak kullanması sonucunda bırakmak zorunda kalmışlardır.

Bugün Anadolu ve Balkanlar’da yaşayan Tahtacı, Çepni, Amucalı, Bedrettinli, Sıraç gibi değişik gruplar genelde Alevi olarak adlandırılırlar. Anadolu Aleviliği, tarihsel ve sosyal koşulların doğal bir sonucu olarak, kitabi olmaktan çok sözlü geleneğe dayalı eski inançların islami şekiller altında yaşamaya devam ettiği bir halk islamıdır.

Genel olarak ifade etmek gerekirse Bektaşi sözcüğü de yukarıda değindiğimiz kitleler için kullanılmıştır. Bektaşilik Hacı Bektaş Veli’ye dayanılarak kurulmuştur. Alevilik ve Bektaşiliği birbirinden bağımsız olarak ele almak bugün gelinen noktada tarihsel ve sosyolojik açıdan mümkün görünmemektedir. Her iki terim de zaman zaman birbirinin yerine kullanılabilmektedir. Prof. Melikoff’un da belirttiği gibi “Alevilik, Bektaşilik’ten ayrılamaz. Çünkü her iki deyim de aynı olguya, Türk halk İslamlığı olgusuna bağlıdır.”Alevilik ve bektaşilik, inanç ve ahlak esasları ve edebiyatları bakımından temel olmayan farklılıklar dışında ortaktırlar. En temel farklılık, Bektaşi kitlelerin daha çok şehirde yaşamalarına karşın, Alevilerin göçebe/yarıgöçebe çevrelerde yaşamaları şeklinde ortaya çıkmış sosyal bir farklılıktır. Ancak tarihsel olarak doğru olan bu sosyal farklılık günümüzde anlamını yitirmeye başlamış, “Alevi” adı daha yaygın olarak kullanılır olmuştur. Bugün genel olarak Alevi olarak adlandırılan kitleler üç dinsel gruba bağlıdırlar:

Ocakzade Dedeler

Çelebiler

Dedebabalar

Bu üç grupdan Anadolu’da en fazla etkinliğe ve nüfuza sahip olan Ocakzade Dedeler’dir. Daha sonra Çelebiler gelir. Dedebabaların ise Anadolu’da nüfuzları zayıftır, Balkanlar’da daha etkindirler.

Türkiye’de yaşayan Alevilerin sayısı konusunda çeşitli veriler ileri sürülmektedir. Türkiye’de etnik ve mezhep konularında varolan tabular nedeniyle, yapılan resmi sayımlarda bu konu bilinçli olarak ihmal edilmekte ve dolayısıyla Alevilerin sayısı konusunu herkes işine geldiği şekilde yazmaktadır. Tarafsız araştırmacılara göre Türkiye’de en az 15 milyon Alevi bulunmaktadır. Karadeniz ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerindeki illerde sayıca az olmakla birlikte Türkiye’nin her yerinde Aleviler bulunmaktadırlar. Alevilerin sahip oldukları bu potansiyel onları zaman zaman Türkiye siyasetinin de merkezine yerleştirmektedir.

kurumlarındanla günümüze ulaştırmışlardır. Çevreyi temsil eden ve göçebe/ yarı göçebe kitlelerin oluşturduğu bu gruplar, resmi din anlayışına karşı bir dinsel anlayışı, yani heterodoksiyi temsil ediyorlar, toplumsal yapıları itibariyle, sünnî çevrelerin aksine, eğitim ve kültür kurumlarından yoksun bulunuyorlardı. Bektaşî dergâhlarında ise belli bir organizasyon bulunmaktaydı. Bu dergâhlarda bulunan bektaşî dervişleri ve onların nüfuzundaki kitleler, Ocakzade dedelerin faaliyette bulundukları kitlelerle kıyaslanmayacak ölçüde kurumlaşmış idiler. Bu durumu arşiv belgelerinden rahatlıkla görebiliyoruz. Ocakzade dedelerin faaliyette bulunduğu yerlerde yaşayan kitleler Bektaşî dergâhlarından daha farklı bir organizasyona tabi bulunmaktaydılar. Bu kitleler arasında, bilgiler, yazılı olmayan yani sözlü geleneğe dayalı bir şekilde nesilden nesile aktarılıyordu. Merkezi iktidarların bu kitleler üzerindeki baskısı ve zaman zaman gerçekleşen sürgünlerin yarattığı olumsuzluklar bu kitlelerin yaşamlarının her alanına yansımış, örneğin cem ayinleri büyük bir temkinle ve gizlilik içerisinde yapılır olmuştur.

Alevi Yol ve Erkânının günümüze ulaşmasının ikinci kaynağı ise yazılı kaynaklardır. Ancak bu kitlelerin sosyal yaşamlarının doğal bir sonucu olarak, sahip oldukları yazılı eserler de oldukça sınırlıdır.  Alevî köylerinde yaptığımız araştırmalarda, daha çok dede evlerinde nefeslerin ve deyişlerin yer aldığı kitaplar (Cönkler), Menakıb-ı İmam Cafer-i Sadık, Hutbe-i Düvaz-deh İmam/Menakıb-ı Seyyid Safi, “Küçük Buyruk” olarak da bilinen “Dergah-ı Ali’de Seyyid Abdülbaki Efendi’nin Erenlere Muhib olan Temiz İnançlı Müminlere Gönderdiği Mektup” başlıklı bir kitapçık, Makalat-ı Hacı Bektaş-ı Veli ve Vilayet-name adlı el yazması (Osmanlıca) eserlerin varolduğunu biliyoruz. Oysa sünnî kesimler yüzyıllara yayılan zaman sürecinde medreseler ve şeyh-mürid ilişkisi çerçevesinde birçok eğitim kurumlarına sahip olmuş, bu şekilde yüzlerce eser kaleme alınmıştır. Bektaşi dergâhları eğitim faaliyetleri ve araçları
bakımından da, ocakzade dedelere bağlı Alevilerle kıyaslanmayacak ölçüde kurumsallaşmış idiler.Dergahlarda yüzlerce cilt eser bulunurken Alevi köylerinde sadece Dede evlerinde elyazması kitaplar bulunurdu.

Aleviler’de İnanç Anlayışı

Alevilerde inanç ve ibadet anlayışının kendine özgü yönleri bulunmaktadır. Bu anlayışın temeli biçimden çok özü esas almasına dayanır. Biçimsel anlamda ibadetin bir araç, olgun insan olmanın ise esas amaç olduğu kabul edildiğinden cemlere katılmak, oruç tutmak yetmez. Eline, diline, beline bağlı olmayan, en kutsal varlık olan insanı sevmeyen, olgunlaşmamış insanların ibadetleri de boşunadır. Bu kişiler Cem törenlerine alınmadıkları gibi toplumdan da dışlanırlar.Alevi inancının temeli Hak-Muhammed-Ali sevgisine dayanır. 

Aleviliğin kökeni genel olarak Hz. Muhammed’in vefatı sonrasında yaşanan gelişmelere dayanmaktadır. Ancak Anadolu Aleviliği ele alınırken islamöncesi ve sonrası birçok farklı dinsel ve kültürel unsuru da gözden kaçırmamak gerekmektedir.Önce Aleviliğin doğuşuna yolaçan gelişmeleri görelim:

 

Hz. Muhammed’in vefatı sonrasında ortaya çıkan kimin halife olacağı sorunu, Alevi-sünni meselesinin ilk tohumlarını atmıştır. Hz. Muhammed daha sağlığında birçok kez Hz. Ali’nin halefi olacağını vurgulamıştı. Hz. Muhammed’in soyu, kızı Hz. Fatıma’yı eş olarak verdiği Hz. Ali’den devam etmişti.Hz. Muhammed Mekke’ye Hicret ettiği zaman da ailesine ve işlerine bakmak üzere Hz. Ali’yi yerine bırakmıştı. Üstelik Peygamber Hz. Ali’nin katıldığı hemen hemen bütün savaşlarda onu komutan olarak atamıştır.

 

Bilindiği üzere Hz. Muhammed Veda Haccı dönüşünde (632) Gadîru Hum adlı yerde beraberindeki müslümanlarla konaklayarak bir konuşma yapmış ve bu konuşmasında kendisinden sonra amcasıoğlu ve damadı Hz. Ali’nin müslümanlara önder yani halife tayin olduğunu ifade etmişti. Orada aralarında İkinci Halife Ömer’in de bulunduğu müslümanlar bundan dolayı Hz. Ali’yi kutlamışlardı.

 

Ölmeden önce Hz. Muhammed “Bana bir kalem ve kağıt getirin size bir vasiyet yazdırayım ki, benden sonra ihtilafa düşmeyesiniz.” demiş ancak bu isteği yerine getirilmemiş ve Peygamber vasiyetini yazamadan vefat etmişti. Daha sonra Hz. Ali ve diğer aile üyeleri Peygamberin defin işleriyle uğraşırken, Ebu Bekir ve Ömer’in de aralarında bulunduğu ensar ve muhacirin ileri gelenleri iktidar kavgasına başlamışlardı bile. Bu iktidar mücadelesi Ebu Bekir’in halife olması ile sonuçlanmış, daha sonra sırasıyle Ömer ve Osman halife olmuşlardır. Sonuç olarak bu üç kişinin halifelikleri, deyim yerindeyse Peygamberin Ehli Beytine rağmen gerçekleşmiş, bu nedenle yüzyıllardır tartışılagelmiştir. Hz. Ali ve Hz. Fatıma bu halifelikleri onaylamamakla birlikte, iktidar uğruna gerginlik yaratmaktan da kaçınmışlar, bu haksızlığı
sineye çekmeyi uygun görmüşlerdir.

 

Alevi-Sünni meselesinin ilk çıkışı özetlemeğe çalıştığımız bu halifelik meselesine dayanır. Ehli Beytin başına gelenler ve bunlardan en önemlisi Kerbela Olayı ise Aleviliğin siyasal ve düşünsel bakımlardan daha da olgunlaşmasına ve Araplar dışındaki diğer uluslar arasında da yayılmasına neden olmuştur.Şimdi bu gelişmeleri görelim:

 

Osman’ın halifelik dönemi (644-656), daha önce tohumları ekilmiş bulunan bölünmelerin, problemlerin su yüzüne çıktığı bir dönem olmuştur. Halife Osman’ın yönetiminde akrabalarına, yani Emevi ailesine gösterdiği aşırı yakınlık ve valiliklere onları tayin etmesi ve diğer suistimaller ona karşı Irak, Mısır, Hicaz ve Surite’de yoğun bir hoşnutsuzluk duyulmasına yolaçmıştır. Valileri halka kötü davranıyor olmalarına rağmen onları koruyucu bir tutum takınmış, sonuçta Mısır, Basra ve Kûfe’den yola çıkan gruplar Halife Osman’ın evini kuşatarak onu öldürmüşlerdir.(656)

 

Üçüncü Halife Osman’ın öldürülmesi sonrası Hz. Ali halifeliği sahabenin ısrarları üzerine kabul etmiştir. Hz. Ali iç karışıklıkların çok yoğun olduğu bir dönemde ve bu karışıklıkları sonlandırmak amacıyla halifelik görevini kabul etmiştir. Daha önce Osman’ın aleyhinde bulunmuş olan Hz. Muhammed’in eşlerinden Ayşe, Talha ve Zübeyr, Hz. Ali’nin halife olması sonrasında onu Osman’ın ölümünden sorumlu tutarak Cemel savaşına yolaçmışlardır. Cemel Savaşı Hz. Ali’nin galibiyetiyle sonuçlanmıştır. Hz. Ali bu olaydan sonra Şam’da hüküm sürmekte olan ve kendisine biat etmeyi reddeden Şam Valisi Muaviye sorununun çözümüne girişti. Muaviye, Hz. Ali’yi Osman’ın ölümünden sorumlu tutuyor ve Şam’da bunun propagandasını yapıyordu. Hz. Ali’nin uyarıları sonuçsuz kalınca Hz. Ali ve Muaviye Orduları arasında Sıffin Savaşı (657) başlamış oldu. Hz. Ali’nin ordusu savaşı kazanmak üzereyken, Muaviye’nin yakın adamı Amr İbn-ül As’ın, askerlerin mızraklarının ucuna Kuran sayfalarını bağlatarak “Allahın kitabı sizinle bizim aramızda hakem olsun.” diye bağırtması sonucu Hz. Ali’nin ordusu saldırıyı durdurdu. Bu şekilde Amr’ın hilesi işe
yaramış ve iki taraftan hakemler seçilmiş, bir sonuca ulaşılamamıştır. Burada Hz. Ali’nin ordusundan ayrılan bir grup da Hariciler adını almışlardır. Böylece müslümanlar Hz. Ali yandaşları, Muaviye yandaşları ve Hariciler olmak üzere üçe bölünmüş oluyorlardı. Hz. Ali vefatından önce Haricilere yönelik askeri bir
harekat düzenlemiş, önemli bir bölümünü yok etmişti. 24 Ocak 661’de ise Hz. Ali, İbn Mülcem adlı bir harici tarafından uğradığı saldırı sonucunda şehid olmuştur.

 

Bu şekilde Emevi hükümdarı Muaviye iktidara yönelik siyasal amaçlarını ne pahasına olursa olsun elde etmeye uğraşmış, Sıffin’de Hz. Ali’ye yenileceğini anlayınca hileye başvurmuş ve Hz. Ali’nin vefatı ile Emevi saltanatını kurma amacına ulaşmıştır. Hz. Ali’nin vefatı sonrası Şam ve Mısır dışında bütün eyaletler Hz. Hasan’a biat etmişlerdi. Muaviye kendi iktidarı için tehlikeli saydığı Hz. Hasan’ı zehirletmekten de çekinmedi. Muaviye, Ehli Beyte ve Hz. Ali yandaşlarına her türlü eziyeti yaptırmış, camilerde Hz. Ali’ye lanet okutmuş ve kendisinden sonra oğlu Yezid’in halife olmasını sağlamak yoluna gitmişti. Hz. Hasan’ın zehirletilmesiyle Yezid’in önünde en büyük engel olarak Hz. Hüseyin bulunmaktaydı.

 

Yezid ilk iş olarak Medine Valisi ve akrabası Velid’e bir mektup yazarak, özellikle Hz. Hüseyin’in muhakkak kendisine uymasının sağlanmasını, bunu reddederse öldürülmesini emrediyordu. Doğal olarak Hz. Hüseyin’in Yezid gibi bir zalime itaat etmesi mümkün değildi. Hz. Hüseyin, Muhammed Hanefi’nin de tavsiyesiyle 4 Mayıs 680 gecesi, bütün aile fertlerini yanına alarak Mekke’ye gitti. Ayrıca, Hz. Hüseyin’in Yezid’e biat etmediğini ve Mekke’ye gittiğini öğrenen Kûfeliler de Hz. Hüseyin’e elçiler göndererek Kûfe’ye davet ile kendisini halife olarak tanıyacaklarını bildirdiler. Bunun üzerine Hz. Hüseyin amcaoğlu Müslim’i uygun bir ortam sağlamak için Kûfe’ye gönderdiyse de Müslim Yezid’in adamlarınca yakalanarak idam edildi. Hz. Hüseyin Mekke’den Kûfe’ye doğru yola çıktığı sırada Müslim öldürülmüştü.

 

Hz. Hüseyin ve beraberindekiler Kerbela’ya geldiklerinde hem susuz bırakılmış, hem de binlerce kişilik ordu tarafından sarılmış durumdaydılar. Yezid’in Kûfe valisi Ubeydullah, Hz. Hüseyin’in geri dönmek, Yezid’le görüşmek veya islam sınırlarından birine gitmek isteklerinden hiçbirini kabul etmedi. Esasen onun görevi Yezid’in emrini yerine getirmek, yani Hz. Hüseyin’i öldürmekti. Çünkü biliyordu ki Hz. Hüseyin yaşadığı sürece efendisi Yezid’e rahat yoktu. Sözde müslümanlardan oluşan koskoca bir ordu iktidar uğruna kendi dinlerini kuran Peygamberin torununu ve ailesini katletmeye kararlıydı.

 

Nihayet 10 Ekim 680 (Hicri 10 Muharrem 61) günü Hz. Hüseyin son hazırlıklarını yaptı ve Yezid’in ordusuna yaklaşarak hitab etmek istediyse de, bu anlamlı konuşma Yezid’in ordusunu pek etkilemedi. Çok dengesiz bir şekilde başlayan savaşta Hz. Hüseyin’in 23 süvari ve 40 piyadeden oluşan savaşçıları öğleden sonraya gelindiğinde gittikçe azalmış bulunuyordu. Hz. Hüseyin de bu az sayıda insanla yaya olarak savaşıyordu. Sonunda Şimr’in emriyle her yandan hücum edilerek Hz. Hüseyin şehid edildi.Sonra çadırlar yağma edildi, hasta olan İmam Zeynel Abidin de öldürülmek istendiyse de engellendi. Bu çirkin savaşın en küçük kurbanı ise daha altı aylık bir bebek olan Hz. Hüseyin’in oğlu Ali Asgar’dı. Hz. Hüseyin tarafında şehid olanlar yetmiş iki kişi idi.

 

Kerbela olayı yüzyıllara damgasını vurmuş bir tarihsel olaydır. Bu olay o zamanki müslüman memleketleri halklarını o kadar etkiledi ki Emevi saltanatı kökünden sarsıldı. Kerbela Olayı İran ve Hicaz’da duyulunca halkta Emevilere karşı büyük bir kin oluştu ve isyan hareketleri başgösterdi. Yezid’in Mekke ve Medine’ye saldırması ise bardağı taşıran son damla oldu. Özet olarak , camilerde Hz. Ali’ye küfür ettirilmesi, önce Hz Hasan’ın daha sonra da Hz. Hüseyin ve ailesinin ki Peygamberin soyu onlardan devam ediyordu, acımasızca öldürülmeleri, Emevi Hanedanına karşı muhalif bir düşünsel ve siyasal temeli olan bir harekete yolaçtı. Bu harekete Hz.Ali yandaşlığı veya Alevilik demek mümkündür.

Alevilik islam dininin yayılmasıyla
birlikte Arapların dışındaki uluslara da Abbasiler döneminde Türkler ve
İranlılar özellikle orduda yoğun olarak yeralmaktaydılar.Örneğin daha hicri IV.
Yüzyılda Maveraünnehir’in oldukça uzağında yaşayan Buğraç Türkleri eski
inançlarındaki Gök Tanrı’nın yerine Hz. Ali’yi geçirmişlerdi. Zaten Emevi
döneminden (661-750) bu yana Hz.Ali ve soyunun başlarına gelenler ve özellikle
de Kerbela olayı Alevilerce her tarafa yayılmaktaydı. Sosyal ve siyasal ortam da
bu düşüncelerin yaygınlaşmasına elverişliydi. Hz.Ali’ye ve ehl-i beyte muhabbet,
o dönemde gittikçe fazlalaşan tarîkatlerde oldukça yaygındı. Hazret-i Ali’nin
kahramanlıkları ve Kerbela Olayına ilişkin menkıbeler Anadolu, İran, Irak ve
Horasan bölgelerinin sözlü ve yazılı edebiyatında en eski zamanlardan itibaren,
çok sevilen ve yaygın bir konudur ki bunun etkilerini bugün bile gözlemlemek
olanaklıdır. Demek ki İslam dünyasındaki siyasal ve dinsel bölünmelere kaynaklık
eden bu olaylardan Araplar’ın yanısıra, Türkler, İranlılar ve diğer uluslar da
doğal olarak etkileniyorlardı. Yeni müslüman olan uluslar arasında Hz.Ali bir
sembol halini alıyor ve onun savaşçılık, yiğitlik ve velilik yönleriyle bezenmiş
menkıbeleri her yere yayılıyordu. Hz.Ali’nin sembolleşmesinin yanısıra, bütün
muhalif hareketlerin kalkış noktası olan Kerbela Olayı da aynı şekilde, hatta
daha derin izler bırakıyordu.. İşte bu etkilerin bir sonucu olarak Alevilik ve
batınilik, İslam dünyasının her yanına yayılan tasavvuf akımına nüfuz etmiş ve
Alevi-batıni eğilimli birçok tarikat ortaya çıkmıştır. Anadolu ve İran
bölgelerinde de ortaya çıkan bu tarikatlerden konumuz bakımından en önemlileri
Yesevilik, Kalenderilik, Vefailik, Hurufilik, Hayderilik adlı tarikatlerdir.
Daha çok göçebe ve köylü topluluklar arasında etkili olan bu heterodoks yani
resmi din anlayışına aykırı tarikatler, doğaldır ki, yaygın oldukları
çevrelerdeki koşullara uygun olarak şekillenmiş bir İslam anlayışını
yaymaktaydılar.Sünni çevrelerde yoğun tepkiler gösterilen ve eski kaynaklarda da
yer alan, bu tarikatlere mensup şeyh ve babalara yönelik suçlamaların en
bilinenleri şu şekildedir: Bu dervişlerin, dinsel yükümlülüklere/yasaklara
uymamaları ve kadınların da dinsel törenlere katılmaları. Basit halk kitleleri,
işte bu adetleri nedeniyle yoğun tepkiler alan ve hiç şüphesiz telkinleri
kendilerine daha uygun gelen bu tür babaların ve şeyhlerin etkileri
altındaydılar. Bu heterodoks şeyh ve dervişler adeta alevi-batıni düşüncelerin
yayıcılarıydılar. Alevi Dedelerinin soyları da onlara dayanır.

Osmanlı Devleti’nin yoksaydığı Alevilerin, ülkenin içinde bulunduğu işgal ortamından kurtulabilmesi ve padişahlık rejiminin
değişeceği ümidiyle Anadolu’da bağımsızlık savaşını yürüten Mustafa Kemal Paşa’nın başında olduğu harekete destek vermeleri çok normaldir. Mustafa Kemal
Paşa ve bağımsızlık savaşını yürüten arkadaşları Alevilerin sayıca ne kadar önemli olduğunun ve yüzyıllardır sünni Osmanlı idaresine olan muhalefetlerinin
bilincindeydiler. Bu amaçla onları kazanmak için grişimlere başladılar.

 

Mustafa Kemal Paşa,26 Haziran 1919 tarihinde Konya II. Ordu Müfettişliğine şu şifreyi yolladı:

 

Tokat ve çevresinin İslam nüfusunun % 80’i, Amasya çevresinin de önemli bir bölümü Alevi mezhepli ve Kırşehir’de Baba Efendi hazretlerine çok bağlıdırlar. Baba Efendi, ülkenin ve ulusal bağımsızlığın bugünkü güçlüklerini görmekte ve yargılamakta gerçekten yeteneklidir. Bu nedenle, güvenli kimseleri görüştürerek kendilerinin uygun gördüğü “Ulusal hakları koruma” ve “Başka ülkeye bağlanmama” derneklerini destekleyecek birkaç mektup yazdırılarak buralardaki etkili Alevilerin Sivas’a gönderilmesini pek yararlı görüyorum. Bu konuda içten yardımlarınızı dilerim. 3. Ordu Müfettişi Fahri Yaver Mustafa Kemal Sivas Kongresi sonrası bağımsızlık savaşına merkez olarak Ankara seçilmişti. Bu kongrenin yürütme organı durumunda olan Temsil Heyeti Ankara’ya gitmeden Hacıbektaş’a uğrayıp bu nüfuzlu merkezin kesin desteğini sağlamak istiyordu.Atatürk’ün yanında Hüseyin Rauf, Mazhar Müfit, Hakkı Behiç, Ahmet Rüstem Beyler vardı. 21-22 Aralık’ta Mucur’da kalan heyet Mucur Kaymakamı Cevat Bey’i de alarak 23 Aralık 1919 günü Hacıbektaş’a geldi. Hacı Bektaş Dergahı, Mustafa Kemal ve diğer heyet üyelerine çok sıcak davrandı. Daha önce İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin güçlü isimleri Enver ve Talat Paşalar da iktidara geldikten sonra da, Hacı Bektaş Dergahı’nı ziyaret etmişler ve Çelebi onları Dergah Selamlığı’nda karşılamıştı. Cemalettin Çelebi, Atatürk’ü Beştaşlar’da karşıladı. Buraya siyah kupa bir arabayla gelmiş, Atatürk’ü ve diğer heyet üyelerini konağa götürmüşlerdi. Cemalettin Efendi’nin oğlu Hamdullah Efendi’nin odasında bir “Cem” düzenlendi. Atatürk Hacıbektaş’da bir gece kaldı. 

24 Aralık’ta heyet Dergahı gezdi. Hacı Bektaş Veli Türbesi ve diğer önemli yerler ziyaret edildi.Sonra o sırada Dedebaba postunda oturan Salih Niyazi Baba
ziyaret edildi. Dergahta Atatürk, Cemalettin Efendi, Salih Niyazi Baba ve diğer ileri gelenlerle özel bir toplantı yapıldı. Bu toplantıda bağımsızlık savaşı konuşuldu.Hacıbektaş görüşmesinde en ilginç konuşmayı sonradan Veliyettin Çelebi şöyle aktarmıştır. ” Çelebi Cemalettin Efendi Mustafa Kemal Paşa’ya ‘Paşa
Hazretleri cesaretli ve basiretli idarenizde Türk Milletinin düşmanı kahredeceğine inancım sonsuz.Yüce Allahın milletimize müyesser edeceği zaferden
sonra Cumhuriyet ilanı düşünüyor musunuz? Mustafa Kemal Paşa bunun üzerine “O mutlu günün ilanına kadar aramızda kalmak kaydıyla, evet Çelebi Efendi
Hazretleri ” diye yanıtlıyor.

 

Savaş sırasında ayni yardımların yanısıra Dergah kasasında bulunan 1800 altın lira da verilmiştir. Bağımsızlık Savaşı sırasında Alevi-Bektaşi kitleler tam destek vermişlerdir. Atatürk’ün Hacı Bektaş Dergahı’nın nüfuzuna oldukça önem verdiği görülüyor. Bütün gelişmeler Hacı Bektaş Çelebisi’ne hemen bildiriliyor. Atatürk bunu NUTUK’ta şöyle belirtiyor:” 2 Ocak 1920 günü cemiyetin merkez kurullarına ve Hacıbektaş’ta Çelebi Cemalettin Efendi’ye, Mutki’de Hacı Musa Bey’e ayrıca bir bildirim yaptık. “

 

Cemalettin Çelebi ,TBMM çalışmalarına hastalığı nedeniyle katılamamış, ancak halkı kurtuluş Savaşı’na destek vermeye çağıran mektuplar taşıyan ulaklar yurdun dört bir yanına gönderilmiştir. Mustafa Kemal Atatürk özel doktoru ve başka doktorlar Çelebi’nin tedavisi için görevlendirmişti.

 

Cemalettin Çelebi 1922’de vefat edince yerine kardeşi Veliyettin Efendi çelebi postuna(29. Çelebi) oturdu. İkinci TBMM’nin açılışı sırasında (25 Nisan 1923) Veliyettin Çelebi de yayınladığı bildiri ile Atatürk’ü açıkça destekliyordu.

 

Maraş Miletvekili Prof. Hasan Reşit Tankut da CHP’ye sunduğu 19 Mart 1949 tarihli raporda Alevilerin cumhuriyet rejiminin yanında olduklarını belirtmektedir.

 

Bu arada Atatürk’ün Alevi-Bektaşi olan yakın çalışma arkadaşlarından bazıları şunlardır: Cemalettin Efendi’yi(Kırşehir Mebusu) TBMM Başkanvekilliğine, Albay Hüsamettin Ertürk’ü Gizli Haberalma Örgütü’nün başına, İkisi de bektaşi babası olan Dr. Ragıp Evrensel’i özel doktorluğuna, Ali Naci Baykal’ı PTT Gizli şifre amirliği’ne getirmişti. Sonraki Çelebi Veliyettin Efendi’yle de yakın dostluk kurmuş milletvekili olması için ısrar etmişti

Aleviler yüzyıllarca Osmanlı idaresinden
baskı görmüş bir topluluk olduklarından yeni cumhuriyet idaresini coşkuyla
karşıladılar. Cumhuriyetin ilk yıllarında gerçekleştirilen reformlar ise onları
bütünüyle olmasa da memnun eden reformlardı. Eğitim birliği yasası, yeni
alfabenin kabulü, şeyhülislamlık kurumunun kaldırılması, kadın-erkek eşitliğine
yönelik düzenlemeler, halifelik kurumunun kaldırılması ve laik esaslara dayalı
bir hukuk sistemine yönelinmesi Alevileri hoşnut eden gelişmelerdendir.

 

Ancak Alevileri üzen gelişmeler de
yaşanmadı değil. Bunlardan 1921’de meydana gelen Koçgiri olaylarında yoğun
şiddet uygulandı. Yine 1925’te tekke ve Zaviyelerin kapatılması ile de Aleviler
olumsuz yönde etkilendiler. Alevilerin toplanma yerleri genellikle tekkelerinin
ve ocaklarının bulunduğu yerlerdi. Sünniler bu yerler kapatılınca camilerde aynı
işlevleri görürlerken Aleviler böyle bir olanaktan yoksun kaldılar ve
ibadetlerini yine gizli yürütmek zorunda kaldılar. Son olarak 1937’de Dersim
Olayları sırasında da o zamanki idarecilerin oldukça basiretsiz tutumları
nedeniyle birçok masum insan acımasızca yokedildi. Bu olay sonrasında aralarında
Dedelerin de bulunduğu birçok insan sürgün edilerek Dersim adı Tunceli’ye
dönüştürüldü. Aleviler bütün bu olumsuzluklara karşı tepkilerini, ilk başlarda
halka yakın bir görüntü sergileyen Demokrat Parti’ye oy vererek gösterdiler.
Ancak 1950’lerin ortalarına gelindiğinde Demokrat Parti’nin dini politikaya alet
eden ve sünnileri kullanmaya yönelik politikaları üzerine Aleviler 27 Mayıs
hareketini desteklediler.

 

Özellikle 1960’lar Türkiye’de kırdan kente
doğru yoğun göç akımının başladığı bir dönemdir. Bu göç akımı sonrasında sadece
büyük kentlere değil, başta Almanya olmak üzere dünyanın değişik ülkelerine de
yoğun bir işgücü göçü yaşandı.

 

Yine 1960’lardan itibaren Türkiye’de sol
akımlar yaygınlık ve etkinlik kazandı. Aleviler de ağırlıklı olarak sol
hareketlere destek verdiler. Bu dönemde özellikle genç kuşaklar Alevilik inanç
ve geleneklerini küçümseme eğilimine girdiler. Giderek Alevilikle ilgili
bilgilerden uzaklaştılar, Cemler gittikçe daha az yapılır olmaya başlandı.

 

Bu dönemde de Alevilik daha çok sözlü
geleneğin yaşatıcısı ozanlar ve aşıklar tarafından yaşatılmaktaydı. Aşık Veysel,
Aşık Daimi, Feyzullah Çınar, Davut Sulari ve Mahmut Erdal bu geleneğin
temsilcilerinin bazılarıdır. Ayrıca az sayıda ve akademik alanda olmasa da
çeşitli kitapların yayınlandığını görmekteyiz. Yüzyıllardır yazılı geleneğin
taşıdığı Aleviliğin yazılı kültüre geçişi tabiki birden olamazdı. Alevilik
alanında 1980’li yıllara gelene dek yayın faaliyeti ağırlıklı olarak, deyişler
ve nefeslerin “divanların; tarihi romanların, buyruk hüsniye, vilayetname” gibi
kitapların üzerinde yoğunlaştı ve özellikle halk katında bu tür çalışmalar
rağbet gördü.1960’lardan sonra da Alevîlik-Bektaşîlik konusu ne yazık ki
üniversitelerin ve devletin ilgisinden mahrum kalmayı sürdürdü. Anadolu’nun bu
eşsiz inanç ve kültür hazinesine layık olduğu değer verilmedi.

 

1960’lı yılların ikinci yarısından itibaren
Alevilerin, CEM (Abidin Özgünay), EHLİBEYT (Doğan Kılıç Şeyh Hasanlı) ve
GERÇEKLER (Mehmet Yaman) adlı süreli yayın organlarını çıkardıklarını görüyoruz.
Bu konuda öncü sayılabilecek bu yayın organları fazla ömürlü olamamışlar,
ekonomik sorunlardan dolayı kapanmak zorunda kalmışlardır.

 

Yine 1960’lı yılların ikinci yarısından
sonra Türkiye siyasal yaşamına Alevilerce kurulmuş bulunan Birlik Partisi
katıldı. Bu parti bir grup Alevi kökenli siyaset adamınca 17 Ekim 1966’da
kuruldu ve başkanlığına Hasan Tahsin Berkman getirildi. Birlik Partisi’nin
amblemi Hz. Ali’yi simgeleyen bir aslanla, onun çevresinde Oniki İmamı
simgeleyen oniki yıldızdan oluşuyordu. Parti programında din ve vicdan özgürlüğü
vurgulanıyor, kamu düzenine, genel ahlaka ve yasalara aykırı olmayan ibadetlerin
serbest bırakılması isteniyordu. 1967’de genel başkanlığa Hüseyin Balan
getirildi. Birlik Partisi 1969 seçimlerinde % 2.8 0y oranı ile 8 milletvekilliği
kazandı. Daha sonra Millet Partisi’nden istifa eden 2 milletvekili de Birlik
Partisi’ne katıldı. 1969 Kasımında parti başkanlığına Mustafa Timisi seçildi.
1970’de Birlik Partisi’nin bazı milletvekilleri Adalet Partisi’ne geçti. Bu
milletvekilleri partiden ihraç edildiler, ancak kamuoyunda partinin imajı büyük
bir darbe aldı. Parti 1973’te Türkiye Birlik Partisi adıyla girdiği seçimlerden
sadece bir milletvekilliği elde edebildi. Daha sonraki seçimlerde oy oranı
sürekli düştü ve 1977’den sonra siyasal etkinliğini tümüyle yitirdi.

 

Aleviler gerici ve ırkçı saldırılardan
Cumhuriyet döneminde de nasibini aldı. 1978’deki Maraş ve 1980’deki Çorum
Olayları bunların Türkiye tarihine bir kara leke olarak geçen en
kanlılarındandır. Yüzlerce insanın öldüğü ve göçettiği bu olaylar sırasında
devlet yurttaşlarını, gözü dönmüş ırkçı ve gerici saldırganlara karşı
koruyamamış üstelik suçlular kısa süre sonra serbest bırakılarak, bazıları
milletvekili bile olabilmişlerdir. Şüphesiz Aleviler yaşanan bu olaylarla
Osmanlı döneminde yaşananlar arasında paralellik de kurmaktadırlar. Tarihte
yaşanmış acı olayların izleri hafızalardan silinmeden yaşanan, inanç
farklılığına dayalı baskılar ve kıyımlar Aleviler’in cumhuriyet idaresinden de
umduğunu bulamadığı düşüncesini güçlendirmektedir

Seksenli yılların sonlarına doğru Alevilik
derlenip toparlanmış ve yeniden örgütlenmeye başlamıştır. Alevilik konulu
yayınlarda adeta bir patlama yaşanmış, birçok yayın organı çıkarılmaya
başlanmıştır. Bunlar arasında Alevilerin Sesi, Cem, Nefes, Kervan, Yurtta
Birlik, Pir Sultan Abdal ve Gönüllerin Sesi sayılabilir. Avrupa’da ve Türkiye’de
Dernekler, Vakıflar ve Dergahlar olmak üzere üç değişik çatı altında örgütlenme
hareketleri yoğunluk kazanmıştır. Bu olumlu gelişmeler sonrasında Alevilerin
bilinçli bir şekilde örgütlenmeleri ve güçlenmelerinden rahatsız olan kimi
odaklar devletin beceriksizliğinden de yararlanarak Sivas ve Gazi Olaylarını
tezgahlamışlardır.

 

Bu dönemde de Alevilerin ve onların
gereksinimlerinin devlet tarafından dikkate alındığını söylemek mümkün değildir.
Ancak yine devlet yükselen siyasal islam karşısında Alevileri ileri sürmekten de
geri kalmamaktadır. Devlet çok yanlış olarak, milyonlarca Alevinin yüzyıllar
boyunca ihmal edilmiş haklı taleplerini karşılayacağı yerde, 80’li yıllarda
güçlenmesine destek verdiği siyasal islamcı grupların kontrol edilebilmesi için
Alevileri kullanma yoluna gitmektedir.

 

Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana devletin
din işlerini yürüten Diyanet İşleri Başkanlığı sadece Sünni Hanefi mezhebine
mensup yurttaşların gereksinimlerini karşılayan bir kurum olmuştur. Zaman zaman
bu kurumun başkanları ve görevlileri Alevileri itham edici, küçümseyici
açıklamalarda da bulunmuşlardır. Son yıllarda Diyanetin de devletin
politikalarına uyarak çarkettiğini görüyoruz. Diyanet bu politika değişikliğinin
doğal bir sonucu olarak Alevilik konusunda çeşitli toplantılar düzenlemiş
Aleviliği kendi sakat anlayışı doğrultusunda yönlendirmeye ve Aleviliği kendi
görüşleri doğrultusunda tanımlamaya çalışmıştır. Oysa Diyanet’in Aleviliği nasıl
tanımladığının Aleviler için hiçbir önemi yoktur. Diyanet İşleri Başkanlığı ya
Anadolu’daki Aleviler’in inanç ve düşüncelerine saygı duyarak dayatmacı
mantığını terkederek onları oldukları gibi kabul edecek , ya da bu zamana kadar
yaptığı gibi milyonlarca Alevi’yi görmezden gelmeye devam edecektir.

 

Örgütlenme konusunda şunları söyleyebiliriz
: 1990’lı yıllara gelinceye kadar ki dönemde Alevilerin sınırlı bir dernekleşme
çabası içerisinde bulunduklarını görüyoruz. Bu derneklerden en eskileri ve en
bilinenleri Hacı Bektaş Veli ve Karaca Ahmet Dernekleridir. Şahkulu Derneği
ise seksenli yılların ortalarında kurulmuştur. Yine bu dönemde belirli yöre
ve köy derneklerinin de kuruldukları görülmektedir.1990’lı yıllarla birlikte
dernekleşme faaliyetlerinde de büyük artış görüldü. Bugünkü durumuna gelmesinde
devletin de büyük katkısı olan siyasallaşmış sünni İslam’ın neredeyse kontrol
edilemeyecek bir duruma erişmesinin de, Alevilerin dernekleşme, vakıflaşma türü
faaliyetlerini hızlandırdığı söylenebilir.

 

“Sivas Olayı”, “Karacaahmet Cemevi’nin
Yıkılması” ve “Gazi Olayı” gibi kriz zamanlarının ve bu olayların
toplumdaki yansımalarının da Alevileri inanç ve kültür alanında birleştirdiği,
birlikte hareket etme güdüsünü aşıladığını gözlemekteyiz. Pir Sultan Abdal
Kültür, Pir Sultan Abdal Canlar, Hacı Bektaş Veli ve diğer adlar
altında yüzlerce dernek hem büyük şehirlerde hem diğer şehirlerde şubeler ve
merkezler şeklinde kurulmuş bulunmaktadır. Yöresel derneklerin sayısında da
hızlı bir artış yaşanmaktadır.

 

Son zamanlarda ise vakıflaşma faaliyeti
yoğunlaşmıştır. Bu vakıflar arasında şunlar sayılabilir : Semah Vakfı, Hacı
Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, Ehli Beyt Vakfı, Şahkulu Sultan Külliyesi
Mehmet Ali Hilmi Dedebaba Araştırma, Eğitim ve Kültür Vakfı, CEM(Cumhuriyetçi
Eğitim ve Kültür Merkezi) Vakfı . Önümüzdeki günlerde de birçok vakıf ve
derneğin kurulacağını söylemek yanlış olmaz.Yine Avrupa ülkelerinde kurulmuş iki
yüzü aşkın Alevi derneği bulunmaktadır. Bu kuruluşların tamamına yakını şu anda
Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) çatısı altında bulunmakla birlikte
AABF’ye bağlı olmayan dernekler de bulunmaktadır.

 

Yurtiçi ve yurtdışında yaşayan bu
örgütlenme faaliyetlerini kısaca sunduktan sonra şimdi de genel olarak sorunları
belirtebiliriz. Alevi örgütlenmesinin yaşadığı sıkıntılarda şu genel eğilimler
göze çarpmaktadır. Son tahlilde bu sıkıntıların “temsil” ve bununla ilintili
“meşruiyet” olguları ile bağlantılı oldukları görülmektedir.

 

Bu nedenle aslında bütün dernek ve
vakıflarca desteklenmesi gereken çeşitli girişimler, karşılıklı çekememezlik,
Aleviliğe ilişkin yorum farklılıkları ve girişimci kadronun aslında bu harekette
yer alması gereken birçok insan veya kurumu dışlaması gibi nedenlerle ne yazık
ki, başarısızlığa uğramaktadır. Bu özet değerlendirmemize kaynak oluşturan iki
önemli örnek olay vardır. Bunlardan ilk 1992’ de CEM’in öncülük ettiği “ALEVİ
KURULTAYI” girişimi ve diğeri ise 1994’te PİR SULTAN ABDAL KÜLTÜR ve HACIBEKTAŞ
KÜLTÜR derneklerinin öncülüğünde bir grubun yürüttüğü ALEVİ-BEKTAŞİ TEMSİLCİLER
MECLİSİ girişimidir. Önce “ALEVİ KURULTAYI” girişimi ve sonrasında yaşanan
gelişmeleri özetleyelim: 1992’deki bu girişimin aslında çok kapsamlı ve yeterli
bir ön programı vardı. Ancak daha yaşama geçirilmeden, Pir Sultan Abdal Kültür
Derneği’nin başı çektiği bir grup tarafından benimsenmedi. Bunun üzerine bu
girişimin sahibi CEM grubu, bu bölünmüşlüğün kurultaya yansımasının söz konusu
olabileceğini ve bu şekilde de Alevi hareketinde bölünmüşlüğün tescil edilmiş
olacağını dile getirerek “ortam uygun değil, halkın bu sürece hazırlanması
gerekiyor” diyerek kurultayı erteledi.

 

1992’deki bu girişimi olumlu karşılamamış
olan dernek ve kişilerin öncülüğünde bu kez 1994’te ”ALEVİ-BEKTAŞİ TEMSİLCİLER
MECLİSİ” girişimi başlatıldı. Yeterli katılımın çeşitli nedenlerle sağlanamadığı
bu mecliste egemen belli gruplar olarak AABF, Pir Sultan ve Hacı Bektaş Kültür
Dernekleri ve Semah Vakfı görülmektedir. Kimi toplantılarını gözlemci olarak
izlediğim bu girişim kısır tartışmalar bütün vakıf, dernek, dede, yazar gibi
unsurları içermemesi ve kimi kişi ve grupların dışlanması nedeniyle sağlıksız
bir şekilde doğmuş oldu. Bu sağlıksızlık nedeniyle olacak bugünlerde bu
eksiklikler giderilmeye çalışılıyor. Çeşitli dernek ve vakıf başkanlarıyla
yaptığım görüşmelerden, “Alevi-Bektaşi Temsilciler Meclisi” şeklinde yeni bir
yapılanmanın oluşturulacağını söyleyebiliriz.

 

Sonuç olarak Alevi örgütlenmesi temsil,
meşruiyet, dar kadro şeklinde sıralanabilecek geçiş aşaması sıkıntılarını
yapısında barındırıyor. Bu geçiş aşamasının doğal bir sonucu olan bu
bütünleşmeme probleminin yakın bir gelecekte çözülmesi de pek mümkün görünmüyor.
Siyasal anlamda temsil ve meşruiyet sorunlarının tek çözüm yolu, herkesi
kapsayan, yürütme kadrosunun liyakatlı, tutarlı ve saygın kişilerden oluştuğu
sağlıklı bir yapılanmanın oluşturulmasıdır. Böyle bir yapılanmanın ülkemiz sivil
toplum ortamına yeni bir dinamizm getireceğinden kuşkumuz yok.

 

Yaşanan bu yoğun örgütlenme faaliyetlerine
rağmen araştırma alanına ilgi duyulmadığı görülmektedir. Alevilik konusu hem
Devlet ve üniversitelerce, hem de Aleviliğe hizmet iddiasında bulunan dernek ve
vakıflarca ne yazık ki ihmal edilegelmiştir. Özellikle Türkiye’deki örgütlerin
bu tutumları oldukça üzücüdür. Gereksiz birçok alana kaynak aktaran bu örgütler
konu araştırma olunca ilgilenmemektedirler. İnanıyoruz ki bu nedenle birgün
tarih önünde hesap vermek zorunda kalacaklardır. Türkiye’deki Alevi örgütlerinde
bu konuda herhangi bir somut çaba görülmezken, Avrupa’da iki yeni araştırma
kuruluşunun kurulduğunu görüyoruz. Bu oldukça memnuniyet verici bir gelişmedir.
Alevi-Bektaşi Kültür Enstitüsü ve Avrupa Alevi Akademisi adlarını taşıyan bu iki
yeni araştırma kuruluşunun akademik gereklere uymak koşuluyla, Alevilik
araştırmaları alanına yeni bir dinamizm getireceğini umuyoruz.

 

Aleviler bugüne kadar sosyal demokrat ve
sol siyasal partilere yönelmişlerdir. Ancak küçük miktarda da olsa başka
partilere oy verenler de bulunmaktadır. Her ne kadar bu zamana kadar
destekledikleri siyasal partilerin, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne
gönderdikleri milletvekillerinin kendilerine pek sahip çıkmadığı ortadaysa da
oyların sol partilere gitmeyi sürdüreceğini söyleyebiliriz.

 

Bugün kentleşen Aleviliğin bu yeni duruma
özgü sorunlarla karşılaştığı görülmektedir. Köyden kentlere göçlerin
yoğunlaştığı 60’lı yıllardan bu yana yaşanmakta olan bu sorunları şu şekilde
özetleyebiliriz: Göç sonucunda kitleler kendilerini yeni bir toplumsal ve
ekonomik yapılanmanın içerisinde bulmuşlardır. Kırda varolan toplumsal
kurumların yerlerini şehirlerde yeni kurumlar almışlardır. Bu bağlamda
Dede-talip ilişkileri de kopmuş Alevilik konusunda o zamana kadar devam eden
sözlü bilgi aktarımı sekteye uğramıştır. Bunun bir sonucu olarak kitleler
inançları hakkında büyük bir bilgisizleşme sürecine girmişlerdir. Özellikle genç
kuşak bu konuda bir boşluk içerisinde bulunmaktadırlar. Özellikle 1990
sonrasında yüzlerce saz ve semah kursları açılmakla birlikte bunlar bilgilenme
ihtiyacını gidermekten yoksundur. Aleviliğin tarihsel, sosyal ve dinsel
köklerinin halk kitlelerine doğru bir şekilde ulaştırılması zorunludur

Sivas Olayı daha doğrusu katliamı (2 Temmuz
1993), Türkiye tarihine kara bir leke olarak geçen olaylardandır. Ayrıca bu olay
Türkiye’nin ne hale geldiğini sergilemesi bakımından da dikkat çekicidir. Olay
Cumhuriyet Gazetesi’nde “Şeriatçılar Ayaklandı” manşeti altında şöyle yeraldı:”
Olaylar Aziz Nesin’in Sivas Valiliğinin desteğinde yapılan Pir Sultan Abdal
Şenliği’ndeki konuşmasına aşırı dinci kesimlerin gösterdiği tepkiyle başladı.
Kitaplarını imzalarken tartaklanan Nesin, çevresindekilerce kurtarıldı. Pir
Sultan ve Atatürk heykellerine saldıran göstericiler valilik, kültür merkezi ve
şenliğe katılanların sığındığı Madımak otelini kuşattı. Kentteki 400 polis
yetersiz kaldı. Kentte 2 gün sokağa çıkma yasağı ilan edildi… Sayıları yaklaşık
10 bine ulaşan göstericiler, kentteki birçok bina ve aracı tahrip etti. Valinin
su sıkarak kalabalığı dağıtma isteğine RP’li belediye başkanı karşı çıktı. Otel
çevresindeki kuşatmayı daraltan göstericiler önce oteli taşladı. Otel lobisine
giren 50-60 gösterici etrafı ateşe verdi. Yazarları linç etmek için yukarı
çıkmaya çalışanları polis güçlükle engelledi. Olay yerine güçlükle ulaşan
güvenlik güçleri havaya ateş açarak kalabalığı dağıttı…Sivas’taki kanlı olaylar
kentteki yerel gerici basının Pir Sultan Abdal Şenlikleri’ne karşı tavır
almasıyla başladı. “

 

Sivas’ta devletin güvenlik güçlerinin
gözleri önünde gerçekleştirilen 37 canın hunharca öldürülmesiyle sonuçlanan bu
kanlı olay aslında ne Aziz Nesin, ne de Salman Rüşdi’nin “Şeytan Ayetleri”
kitabıyla ilgilidir. Bu olayı bu gibi yapay nedenlere bağlayanlar, olayın gerçek
nedenlerini gizlemeye çalışmaktadırlar.

 

Sivas’ta yüzyıllar önce deyişlerinden başka
silahı olmayan büyük Ozan Pir Sultan Abdal’ı asanlar da, 37 masum canımızı
katledenler de aynı gerici ortaçağ zihniyetininin temsilcileridir. Modern, laik
bir Türkiye’yi istemeyen ve cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan din
ticaretiyle beslenen bu zihniyet, kendi düşüncelerinin dışında hiçbir düşünceye
yaşama hakkı tanımak istememektedirler. Gerici zihniyet bu olay sonrasında
birlik ve beraberlik edebiyatına yönelmiştir. Oysa yüzyıllardır yaşanan olaylar
ortaya koymuştur ki, birlik ve beraberliği bozan da istemeyen de kendileridir.

 

Tabiki olayın baş sorumluları iktidarı
ellerinde tutanlardır. Ancak onlar kendilerini kurtarmak için vali ve emniyet
müdürünü görevden alarak durumu kurtarmaya çalışıyorlar. İktidarda bulunanlar
olaylarda yurttaşlarını koruyamadıkları için siyaseten sorumludurlar. Ancak ne
acıdır ki demokrasi geleneğinin hala sakat olduğu ülkemizde siyasi ahlak kavramı
henüz gelişmemiştir. Siyasal ahlak yoksunluğu birçok olayda ortaya çıkmaktadır.
Siyaseten sorumlu idarecilerimizin ve devletin halkın gözünde zedelenen güveni
onarabilmelerinin bir tek yolu vardır. O da 37 masumun yaşamını yitirdiği bu
olayın suçlularını bularak hakettikleri cezaları vermek. Devlet halkının
huzurunu, güvenliğini ve refahını sağlamakla yükümlüdür. Sivas olayı gözönüne
alındığında devletin yükümlülüklerini yerine getirmediği görülmektedir.

 

7 Eylül 1994 geceyarısı Karacaahmet Cemevi
inşaatının Refah Partili İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yıkılması
olayı da 1980 sonrasına damgasını vuran olaylardandır. Bu olay bir anda ülke
gündemini işgal etti. Daha önce Alevilerin haklı taleplerine kulaklarını tıkayan
ve milyonlarca Alevinin inanç ve kültürlerini yok sayan medya ve siyasiler
ikiyüzlü bir şekilde Karacaahmet Dergahına akın ettiler. Halkın sahip çıkması
sonucunda Belediye geri adım atmak zorunda kaldı. Cemevi inşaatına devam edildi
ve bugün Alevilerin önemli merkezlerinden biri olarak faaliyet gösteriyor.

 

Gazi Mahallesi’nde Mart 1995’te yaşanan
olaylarda Türkiye tarihinin utanç verici sayfalarından birini oluşturmaktadır.
Gazi Olayları ülkemizin hem etnik, hem de mezhep alanlarında çok hassas bir
durumda olduğunu bir kez daha gösterdi. Olaylar 12 Mart gecesi Gazi mahallesinde
kahvelerin taranması üzerine başladı. Bunun üzerine İstanbul’un çeşitli
bölgelerinden akın akın Gazi mahallesine gelen kitleler olayı protesto etmek
istiyorlardı. Ancak bu olaylar sırasında güvenlik güçlerinin kontrolü
kaybetmeleri sonucunda ve olayların Ümraniye Mustafa Kemal mahallesine de
yayılması sonucunda 20’den fazla yurttaşımız yaşamını yitirdi.

 

Tüm bu olaylardan devletin daha önce birçok
kez olduğu gibi son olaylarda da yetersiz kaldığı ve halk nezdinde güven
erozyonuna uğradığı görülmektedir. Devlet bu güvensizliği gidermek için
öncelikle bu olayın sorumlularını, yani 12 Mart gecesi kahveleri tarayanları
bulmak, yargılamak ve cezalandırmak zorundadır. Yine devlet Gazi Mahallesi ve
Ümraniye’deki olaylarda kurşunlarla öldürülen yurttaşlarımızın kimlerce, sivil
ya da polis öldürüldüğünü de bir an önce bulmak ve adalete teslim etmekle
yükümlüdür. Olaydan bu yana iki yıl geçmesine rağmen bu konuda herhangi bir
ilerleme sağlanamamıştır. Ayrıca bu olaylar Türkiye’nin uluslararası alandaki
imajını da oldukça olumsuz yönde etkilemiştir.

 

Sözedilmesi gereken bir diğer olay da
“Kızılbaş” adı üzerine yaşanan tartışmalardır. Bilindiği üzere tarihsel olarak
Alevilerin bir diğer adı da “kızılbaş”tır. Osmanlı iktidarı ve bazı sünni
gruplarca Kızılbaş adına yönelik insanlıkdışı propagandalar yürütülmüştür.Utanç
vericidir ki bu durum zaman zaman gündeme gelebilmektedir. Bugün olmuş
Türkiye’de satılan kimi sözlüklerde kızılbaş sözcüğü küçümseyici anlamlarda
kullanılmaktadır. Ancak sevindirici olarak kamuoyunun uyanık tavrı ve aydın
sünnilerin de katkısıyla bu çağdışı zihniyet gereken yanıtı almaktadır.

Kavram Olarak
Alevi kelimesi ne anlama geliyor?

 

Alevi kelimesi Hz. Ali
taraftarı, Hz. Ali yanlısı anlamına geliyor. İslamiyet içerisinde Hz. Ali´yi
sevenlere Alevi denilmektedir.

 

Alevi kavramının oluşum
tarihi Hz. Ali`nin yaşadığı dönemde baslar. Hz. Ali daha yasarken bile Ali
taraftarı Alevi diye bilinen kişiler vardı. Yani Alevi kavramını dolayısıyla
Aleviliği başka yönlere çekme gayreti içerisinde olanlar Alevi kavramını ya Hz.
Ali`den çok önceki bir döneme ya da Hz. Ali`den çok sonraki bir döneme ait
olduğunu söylüyorlar. Bu her iki iddia da yanlıştır. Doğrusu; Alevi kavramı daha
Hz. Ali hayattayken oluşmuştu. Fakat o zamanlar çok dar bir cevre için
kullanılıyordu. Ancak tarihsel süreçte Hz. Ali taraftarları çoğaldı ve böylece
Alevi kavramı genelleşti.

 

Alevilik İslamiyet
içindeki bir mezhep midir?

 

Cevaba geçmeden mezhep
kelimesi ne anlama geliyor ona bakalım. Mezhep kelimesi Arapça olup “tutulan
yol” anlamına gelmektedir. Bu anlamıyla Alevilik İslami bir mezheptir. Ancak
hemen belirtelim ki İslamiyet eşittir Sünnilik veya Şiilik değildir. Yine Alevi
inancına dar mezhepsel bir tanım Alevililerce asla kabul görmemiştir. “Sorma be
birader mezhebimizi/Biz mezhep bilmeyiz yolumuz vardır”  deyimi Alevi inancının
mezhepsel tanımı astığının simgesidir.

 

Alevilik İslami bir
inançtır. Ancak bazı art niyetli kimseler Aleviliği İslam’dan ayırmaya
çabalamışlardır.

 

Aleviliği kendi
grupsal, ideolojik, bölgesel, etnik çıkarları doğrultusunda kullanmak isteyen
kimseler Aleviliği bu düşünceye hizmet edecek şekilde tahrif etmişlerdir. Yine
Emeviler döneminde doruğa çıkan ve daha sonraları da devam eden Alevi düşmanlığı
da Aleviliği İslam dairesi dışında görmüştür. Onlara göre, onlar gibi düşünmeyen
herkes İslam dışıdır. Bu düşüncenin çok yanlış olduğu ve çok acılara sebebiyet
verdiği ortadadır.

 

Alevilik İslami bir
inançtır. Ancak tekrar tekrar ısrarla belirtelim ki İslamiyet salt Sünnilik
değildir. İslamiyet’i eşittir Sünnilik olarak algılayanlar İslamiyet’i bazı
biçimsel kurallara indirgeyerek Aleviliğin İslam dışı bir inanç  olduğu sonucuna
varıyorlar. Halbuki varmaları gereken sonuç “Alevilik Sünnilik değildir ama
Sünnilik ve Şiilikten farklı bir İslam inancıdır” sonucu olmalıdır.

 

 

 

Aleviler Allah´a
inanırlar mı?

 

Aslında sorulmaması
gereken bir soru bir soru ancak art niyetli kimselerin bulandırdığı kafalar
netleşmek zorunda.

 

Her şeyden önce
Alevilik bir inançtır. Bundan hareketle belki de Allah´a en çok inanan, Allah´ın
birliğini kabul eden topluluklardan biridir Aleviler. Cem törenine katılanlar bu
durumu açıkça görebilirler. Yine binlerce Alevi deyişinde, şiirinde bu açıkça
görülür.

 

Aleviler Allah´a
inanırlar, hem de bütün benlikleriyle Allah´in varlığına, birliğine bağlıdırlar.
Ancak kimse Alevilerin Allah´a inançlarını Sünni ve ya başka inançtan
insanınkiyle kıyaslamaya ve böylece yanlış sonuçlara ulaşmaya kalkışmasın.

 

 

 

Aleviler peygamber
olarak kimi kabul ederler?

 

Aleviler Hz. Muhammed´i
peygamber olarak kabul ederler.

 

Aleviler bütün
peygamberler bağlıdırlar.

 

Son peygamber olan Hz.
Muhammed´e bağlılıkları ve inançları sonsuzdur.

 

Bazı iftiralar sonucu
Alevilerin Hz. Muhammed´i peygamber olarak kabul etmedikleri düşüncesi oluştu.
Bu tamamen Alevi inancına terstir. Hz. Muhammed, Alevilerin inandıkları,
bağlandıkları peygamberdir.

 

Hz. Muhammed son
peygamberdir. Bu doğruyu kimse yanlışa çevirerek, yeni peygamberlikler
uydurarak, Hz. Muhammed´in yolundan giden Alevilere yamamaya çalışmasın.

 

Tekrar belirtelim ki,
birilerinin art niyeti ve birilerinin de cehaleti Alevileri bağlamaz.

 

 

 

Hz. Ali´nin Alevi
inancındaki yeri nedir?

 

Alevi demek; Hz. Ali
yanlısı, taraftarı, seveni demektir. Bundan da anlaşılacağı üzere Hz. Ali´nin
Alevi inancındaki önemini, yerini anlatmaya gerek yok. Ancak ne var ki bazı
kimseler tarih boyunca ve günümüzde de Hz. Ali sevgisini, bağlılığını ya yanlış
anladı veya hiç anlamadı. Alevilerin Hz. Ali´ye olan sevgileri, bağlılıkları
onun peygamber olduğu anlamında değildir. Aleviler için peygamber son peygamber
Hz. Muhammed´dir.

 

“Hz. Ali´nin Alevi
inancındaki yeri nedir?” diye sormak her ne kadar abes gelse de anlaşılır bir
durumdur. Çünkü Hz. Ali´nin adından gelen Alevi kavramı ile kendisini ifade eden
bu topluma çok çeşitli tahribatlar yaşatılıyor. İşte bunun içindir ki Hz. Ali
taraftarları Alevilere “inancınızda Ali´nin yeri neresidir” diye soruluyor. Bize
düşen usanmadan doğrularımızı anlatmaktır

 

 

 

Aleviler namaz
kılarlar mı?

 

Aleviler ve namaz
konusunu bir kaç boyutuyla ele almak gerekiyor. Çünkü Alevilerin sürekli olarak
maruz kaldığı soruların başında  “neden namaz kılınmıyor” sorusu geliyor.

 

Her Alevi mutlaka
ömrünün birden fazla döneminde “siz Aleviler neden namaz kılmıyor, camiye
gitmiyorsunuz?” sorusuyla karşılaşmıştır

 

Bilindiği gibi namaz
Farsça bir kelimdir. Namaz kelimesin Kuran´da ki karşılığı salat´tir. Salat ise
dua, tanrıyı içten anıp selamlama anlamına geliyor. Allah´i içten anıp
selamlamanın, duanın ise biçimi, sekli yoktur. Dua,  insanin Yaratıcı ile
beraberliğidir. Bunun için belli bir saat, mekan, kural yoktur. İnsan istediği
vakit, istediği dilde, istediği şekilde dua edebilir, Yüce Yaratıcısına şükür
edebilir. Yüce yaratıcıyı anmak, Yaratıcıyla dolu olmak, bir araya gelmek için
belli bir zaman dilimi yoktur. Bu her an olmalıdır ve her anda mümkündür.
İbadeti belirli zamanlarla sınırlayan kendisini biçimsel kurallar ve şekillerden
arındırmamış demektir. Böylesi şekilsel bir kuşatma ise yaşamın gayesine ters
bir durumdur.

 

Bazıları ibadeti
biçimsel kurallarla sinirliyor. Çokça tekrarlamak durumunda kaldığımız gibi biz
Alevilerde ise ibadeti kalıplaştırmak yoktur. Elbette ibadette belirli kurallar
olması gerekiyor. Özellikle toplumsal olarak yerine getirilen ibadetin kuralları
vardır. Ancak inancın temelidir gibi bazı yanlış uygulamalarla sırf ibadet olsun
diye ibadet, ibadetin gayesini yok saymak demektir. Biz Alevilere dayatılanda
budur. Deniliyor ki; “Aleviler illa camiye gidin, namaz kilin”. Amaç burada
ibadet ise Aleviler zaten toplumsal olarak Cem de ibadetlerini yerine
getiriyorlar. Aleviler kimseye, “Cem evine gelip Cem ederek ibadet edin” gibi
bir dayatmanın sahipleri değiller. Aleviler “herkesin inancı kendisine” ilkesi
ile hareket ederken başkaları ısrarla Alevilere dayatmalarda bulunuyor. Hem de
inançsal anlamda temeli olmayan gerekçelerle. 

 

Amacımız burada
Alevilerle Sünniler arasındaki inanç farklılığını bütün boyutlarıyla tartışmak
değildir. Amacımız ısrarla Alevilere dayatılan “günde beş (5) kez namaz kilin
böylece iyi bir Müslüman olursunuz” gibi inancı biçimsel kurallara indirgeyen,
hatta neredeyse bunu inancın özü sayan mantığın yanlış olduğunu belirtmektir.
Namaz, neredeyse birileri tarafından inancın asıl gayesi haline getirilmiştir.
“günde beş vakit namaz kılan kişi iyi bir insandır ve yaşamı anlamına uygun
yasayan kişidir, kılmayan ise münafık, kafir kişidir” gibi bir anlayış ortaya
çıkmıştır. Aleviler asırlardır bunun inancın özüne ters bir tutum olduğunu
belirtmişlerse de, siyasi anlamda iktidarda olmadıklarından dolayı seslerini
kimseye duyuramamışlardır. İnancın asıl özünü takip edip uygulamak yerine
gösteriş için yapılan fiillerle zamanını harcayanlara Maun suresinde söyle ikaz
edilmektedir: “Dini yalanlayan gördün mü? İste yetimi itip-kakan, yoksulu
doyurmayı teşvik etmeyen odur. İste namaz kılanların vay haline, ki onlar
namazlarında yanılgıdadırlar, onlar gösteriş yapmaktadırlar, ve ufacık bir
yardımı da engellemektedirler”. Biz Alevilerce anlaşılması gereken en önemli
nokta burasıdır.

 

 Konun daha iyi
anlaşılması ve doğrularımızın bilince çıkarılması için bazı tekrarları yapmak
durumunda kalıyoruz. Konuya hakim olanların anlayışına sığınıyoruz.

 

Önceki satırlarda da
belirtmeye çalıştığımız gibi namaz Farsça bir kelimedir. Kuran da ki karşılığı
Salat´ir. Salat´in anlamı ise Allah´i içten anıp selamlama ve duadır. Bu gün
egemen Sünni anlayışın günde beş vakit kıldığı ve Alevilere dayattığı ve
neredeyse dinin temeli saydığı namaz ibadetinin Kuran da beş vakit olduğu
yönünde acık bir beyan yoktur. Madem namaz inancın özü sayılacak kadar önemli
bir ibadet neden Yüce Yaratıcı bu konuda acık ve kesin hükümler ortaya koymasın?

 

Aleviler namazı ret
etmiyor. Nitekim Cem ibadetinde halka namazı seklinde ibadetlerini yerine
getiriyorlar. Ancak bu namaz hiç bir şekilde egemen Sünni anlayışın namazıyla
benzer değildir. Bazıları çıkıp diyebilir ki: “su kadar milyon insan namazı
böyle kılıyor da siz Aleviler neden farklı anlıyor ve uyguluyorsunuz?” Hemen
belirtelim ki çoğunluk her zaman doğru yapıyor anlamına gelmez.

 

İbadetle amaçlanan
kişinin kendini yenilemesi, arındırması ve sosyal dayanışmayla kişiliğini
tamamlamasıdır. Maun süresi böyle bir anlama sahip. İbadet için ibadet, gösteriş
için yapılan ibadet nafile ibadetlerdir.

 

Alevi ibadet anlayışı
biçimsellikten uzak içtenliği esas alır. Al-i İmran Suresi 191. Ayetinde “Onlar;
ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah´i anarlar”. Bakara s Suresi 239.
Ayeti: “Eğer korkarsanız, (namazı) yaya yahut binekte iken kilin”. Bu ve benzer
ayetlerde de anlaşılacağı üzere Allah insanlara içten ibadet etmeyi emrediyor.

 

Birileri kabul etsin
veya etmesin, Alevilerin ibadet anlayışı bu minval üzeredir.

 

 

 

Cem nedir?

 

Cem Alevilerin toplu
halde ettikleri ibadetin adıdır.

 

Kavram olarak Cem
Arapça bir kelime olup toplanma, birikme, bir araya gelme manasına gelmektedir.

 

Cem’in kaynağı Kırklar
Cem’idir.

 

Cem ibadetini diğer
inançlardaki ibadetlerden farklı kılan en önemli unsur; Cem de bulunanların ayni
zamanda toplumda hesap vermekle yükümlü olmalarıdır. Cem de bulunalar bir
birlerinden Razı Olma k zorundalar.

 

Cem de bulunan bir kişi
başka bir kişiye dargınsa, bu iki kişinin dargınlıkları giderilmeden,
barışmaları sağlanmadan Cem’e başlanmaz.

 

Alevilerin toplu
anlamda temel ibadeti olan Cem, bir DEDE´nin gözetiminde, önderliğinde yerine
getirilir.

 

Cem ibadetine katil,
hırsız, yolsuz, düşkün kimseler giremez.

 

Cem ibadetini kısa bir
şekilde tanımlamak mümkün değil. Bu anlamda Cem’in ne olduğunu ve nasıl
uygulandığını tam manasıyla kavramak için en yakındaki Cem evine gidip
bilgilenmek gerekiyor.

 

 

 

Dedelik nedir,
Dedenin görevleri nelerdir.?

 

Dede, Alevi toplumunun
inançsal önderidir. Dedelik ise kendine has bir is yapısı/hiyerarşisi bulunan
bir kurumdur.

 

Her Alevinin bir dedesi
vardır. Her dedenin de bir dedesi (mürşidi) vardır.

 

Talibin
davranışlarından (inanç anlamında) dede sorumludur.

 

Dede talipleri eğiten,
yol gösterendir.

 

Dede taliplerin bütün
düşünsel, manevi sorunlarına çözüm, sorularına cevap getiren kişidir.

 

Dedelik kurumunun
kendisine özgü bir yapılanması var. Bu yapılanma (mürşit-rehber bağlamında)
gereği her dede ayni zamanda başka bir dedenin talibidir. Nasıl ki talip bir
yanlışa düştüğünde yada hata yaptığında dedesine sığınıyorsa, ayni şekilde dede
de talibi olduğu dedesine (mürşidine) sığınıyor. Böylece mükemmel bir denetim
mekanizması kurulmuş oluyor. Bu mekanizma halkalar misali bir birine bağlı. Yani
bir dedenin görevini layıkıyla yapıp yapmadığını mürşidi  tarafından
denetlenir.  

 

 

 

 

 

Herkes Dede
olabilir mi?

 

Dedelik kurumu
asırlardan beri var olmuş bir kurumdur. Çok zorlu koşullarda ağır baskılar
görmüştür dedeler. Buna rağmen Alevi inancını bu güne değin gelmesini
sağlamışlardır. Bu misyonlarını geliştirerek günümüzde de sürdürmekle
yükümlüdürler.

 

Gelelim cevaba: İsteyen
herkes dede olamaz. Öz manasıyla dede olmak için Evladı Resul olmak gerekiyor.
Yani soyunun Hz. Muhammed ve Hz. Ali´den olması gerekiyor. Ancak hemen
belirtelim ki Alevi inancında Yol, yolu kuranında üstündedir. Eğer bir bölgede
Evladı Resulden bir dede yoksa ve durum zamanla Yolun bozulmasına sebebiyet
verecekse durum değişiyor. Bu manada gerekli bilgi birikimine, yolun edebine,
ahlakına uygun olan bir kişi Dergah´tan icazet almak şartıyla dedelik yapabilir.
Nitekim tarihte böylesi durumlar çok olmuştur. Evladı Resulden olmayan bir çok
kişi Dergahtan gerekli eğitimi aldıktan sonra dedelik yapabilmişlerdir.

 

 

 

On İki Hizmet
nedir?

 

On İki Hizmet, Cem
ibadeti sırasında görevli on iki kişinin yerine getirdiği hizmetin adıdır. On
İki Hizmet olmazsa Cem de olmaz.

 

Cem de On İki Hizmet
sahipleri tarafından yerine getirilen On İki Hizmet, sembolik olarak algılansa
da özde çok derin manalara ve gerçeklere işaret ediyor. Dolayısıyla On İki
Hizmet çok önemlidir. On İki Hizmeti biçimsel bazı kurallar algılamamak
gerekiyor. Sembolize ettiği hizmetlerin derin felsefi, toplumsal, inançsal
boyutları vardır.

 

On İki Hizmetin
dağılımı su şekildedir:

 

1. Dede(Mürşid)

 

2. Rehber

 

3. Gözcü

 

4. Çerağcı(Delilci)

 

5. Zakir(Aşık)

 

6. Ferraş(Süpürgeci)

 

7. Sakka(İbriktar)

 

8. Kurbancı(Sofracı)

 

9. Pervane

 

10. Peyik(Davetçi)

 

11. İznikçi(Meydancı)

 

12. Bekçi

 

 

 

Aleviler domuz eti
yerler mi?

 

Aleviler zorunlu
koşullar dışında domuz eti yemezler. Bu zorunlu koşullarında neler olduğu
biliniyor. Bazı Alevi inançlı kimselerin domuz eti ve domuz etinden üretilen
mamulleri yemeleri Alevi inancının domuz etinin yenilmesini meşru kıldığı
anlamına gelmez.

 

 

 

İnsan-ı Kamil kime
denilir?

 

Dört Kapı Kırk Makam da
sonuncu kapı olan Hakikat kapısına ulaşmış ve böylece Hakikati kavramı olan
insana İnsan-ı Kamil denilir.

 

Bir insanin manevi
anlamda ulaşabileceği en üst boyut İnsan-ı Kamil´lik boyutudur. İnsanin gerçek
manada insan olduğu, Hakikat sırrına ulaştığı, canlı cansız her şeyin gizemine
vakıf olduğu aşamadır İnsan-ı Kamil´lik. İnsan, aşama aşama giderek ve bütün
kapılara ve makamlara ulaşarak İnsan-ı Kamil olur.

 

 

 

Alevi-Sünni
kardeşliği nasıl gelişir?

 

Alevi-Sünni kardeşliği
gereklidir, mümkündür. Hatta Alevi-Sünni kardeşliğinin şahsında diğer
inançlardan insanlarla da kardeşlik, bir arada, eşit ve özgür bir şekilde
yasamak gereklidir ve bu mümkündür de.

 

Alevi-Sünni
kardeşliğinin gerçekleşmesi, kalıcı olması için en önemli nokta; Alevi inanç
gerçekliğinin kabul edilmesidir. Hiç bir gerekçenin arkasına saklanmadan Alevi
toplumun tarihten günümüze kadar getirdiği inancını, felsefesini, kültürünü,
yasam biçimini kabul etmektir. Alevi toplumunun farklılığını ret etmek, yok
saymak, asimle etmeye çalışmak yerine kabul etmektir. İnsani olan, doğru olan,
kardeşliği oluşturacak/geliştirecek olan böylesi bir yaklaşımdır. Eğer böylesi
bir yaklaşım esas alınmazsa kardeşlik oluşmaz. Alevileri kendilerine benzetmeye,
asimle etmeye, dışlamaya, yok saymaya devam ederlerse kardeşlik oluşmaz..

 

Alevi toplumu inancı
uğruna çok bedeller ödemiş/ödeyen bir toplumdur. İnancının kabul edilmesini
talep etmek, eşitliği talep etmek Alevi toplumunun hakkidir. Eşitlik olmadan,
karşılıklı hoşgörü, saygı olmadan kardeşlik gelişmez. Bu, kardeşliğin doğasına
aykırı bir durumdur.

 

Alevi toplumu
kardeşliğe hazırdır ve bunu pratik olarak da diğer inançlara ve mensuplarına
saygı temelinde ortaya koymuştur.

 

 

 

Erenler kimlerdir
ve Eren kime denir?

 

Eren, kendini Hak
yoluna adayan ve bu yolda bir çok makamı aşarak bazı sırlara vakıf olan kimseye
denir. Erenler Hak sırına vakıf olmuş, İnsan.ı Kamil mertebesine ulaşmış
kişilerdir. Ancak günlük dilde Erenler kavramı karşıdaki kişiyi yüceltmek,
dikkat çekmek, kırıcı olmadan uyarmak içinde kullanılıyor. Yine bilge, olgun,
alim, inançlı kimselere de deniliyor.

 

 

 

Enel Hak ne anlama
geliyor?

 

Enel Hak kavramını ilk
olarak Hallacı Mansur kullanmıştır ve bu kavramı sık sık tekrarladığı için çok
ağır işkenceler altında katledilmiştir.

 

Enel Hak kavramı Arapça
olup kelime manasıyla “ben Hakkım, hakikatım, gerçeğim” anlamına geliyor. Enel
Hak; Hakla Hak olmak, insanin kendisini aşması ve Hakka yakınlaşması, Hakkla
bütünleşmesidir. Bu manada inancı bir şekiller, biçimler, dogmalar bütünü olarak
algılayanlar Enel Hak kavramını da farklı algılamış ve yorumlamışlardır. Hallacı
Mansur ve daha sonraları Seyyid Nesimi’nin şahsında dile getirilen bu anlayışın
yeteri kadar anlaşılmadığı ve taşıdığı felsefi derinliğin -biçimsel boyutuyla da
olsa- onu sahiplenenler tarafından  dahi doğru bir şekilde alglanmadığını
görüyoruz. Hallacı Mansur ve Seyyid Nesimi’yi katledenlerin Enel Hak’kı
anlamamalarını ve düşmanlıklarının sebebi bir noktada anlaşılır bir durumdur.
Ancak Hallacı Mansur’u sahipleniyor görünenlerinde Enel Hak’kı yeterince
algılamadıklarını görmek kabul edilmemesi gereken bir durumdur. Umulur ki
Hallacı Mansur ve Seyyid Nesimi’nin yolunu sürdürüyor iddiasında olanlar Enel
Hak’kın bilincine varırlar.

 

 

 

Aleviler tavşan
eti yerler mi?

 

Aleviler tavsan eti
yemezler. Bunun bir çok sebebi var. Ancak asıl sebep; tavşanın adet görmesi ve
etinin çok kanlı olup sağlıksız olmasıdır. Ayrıca tavşan fizyolojik ve biyolojik
yapısıyla da ilginçlikler taşıyan bir hayvandır. Tavşanın kafası kedi kafasına,
kulakları eşek kulaklarına, arka ayakları köpek ayaklarına, ön ayakları kedi
ayaklarına ve kuyruğu domuz kuyruğuna benzemektedir. Yine tavşan kedi ile
çiftleşmektedir. Bunca sağlıklı ve yenilmesinde sakınca olmayan hayvan (koyun,
keçi sığır vb.) varken Alevilere “neden tavşan yemiyorsunuz” diye sorular sormak
düşündürücü olmanın ötesinde art niyetlilikten başka bir şey değildir.

 

 

 

Duaz nedir? Deyiş
nedir?

 

Duaz, Duazdeh’in
kısaltılmış halidir. Duazdeh Farsça olup on iki (12) anlamına gelmektedir.

 

Duaz, cem ayinlerinde
söylenen ve On İki Imamlarin adlarının geçtiği deyişlerdir. Bu deyişlerde Ayrıca
On İki Imamlarin yani sıra basta Hz. Peygamber ve Hacı Bektaş Veli olmak üzere
Alevi ulularinin adları gecmektedir.

 

Duaz icin
“deyişler”lerdir tanımını yaptık. Anlaşılır olması için böyle bir tanım
uygundur. Ancak duaz bir nevi dua olarak da algılana bilinir.

 

Şüphesiz Alevilik ve
Aleviler hakkında biraz bilgi sahibi olan kişiler için duaz’in, nefes’in,
türkü’nün, deyiş’in farklı anlamlara sahip olduğu açikardır. Fakat günümüz
gerçekliği doğrultusunda genel bir tanım olması ve bu tanımın yaygınlaşıp kabul
görmesi için Deyiş tanımı en uygun olanıdır. Deyiş; Aleviliği çağrıştıran her
melodinin adıdır. Türkü, nefes, duaz bunlar da alt adlardır. Yoz ve yobaz
üretimden farklı olunduğunun anlaşılması için Deyiş en uygun tanımlımadır.

 

 

 

Mersiye nedir?

 

Mersiye, Kerbela
vakasını işleyen, Ehlibeyte ve On İki İmamlara bağlılığı, sevgiyi dile getiren
bir şiir türüdür. Özelikle Muharrem Ay’ı boyunca söylenen ve Ehlibeyt
taraftarlarının olduğu her coğrafyada ve her dilde söylenen ağıtlar bütünüdür
mersiyeler. Mersiyelerde zalim olana, haksız olana bir öfke var. Yine mazlum
olana, haklı olana bir sevgi ve sempati var. Mersiyeleri salt ağıt boyutuyla
algılamak eksiklik olur. Mersiyeler bu noktada bilinç taşımasıdır. Aynı zamanda
ne kadar da zaman geçmiş olursa olsun iyinin unutulmayacağının ve kötünün,
zalimin her daim lanetleneceğinin göstergeleridir. Edebi açıdan, Ehlibeyte bağlı
olanlar için bir edebi zenginliktir.

 

 

 

Düşkünlük nedir?

 

Düşkünlük bir ceza
sistemidir. Alevi toplumunun bunca ağır baskı koşullarına rağmen, birliğini
koruyarak bu günlere gelmesinde işlevi göz ardı edilemeyecek bir sistemdir.

 

Cem ibadeti, bilinen
klasik ibadet anlayışlarından farklı bir ibadettir. İbadetle beraber toplumsal
meselelerinde çözüme kavuştuğu bir, bir araya gelinmedir.

 

Cem de insan sadece
Allah’a ibadet etmekle kalmayıp topluma da hesap vermekle yükümlüdür. Bu anlamda
da Alevi inancı diğer bütün inançlardan önemli farklılıklar taşıyor.

 

Egemen olanların
mahkemelerine gitmeyen Aleviler kendi yargı sistemlerini geliştirdiler.
Düşkünlükte bu sistemin önemli ayaklarından birisidir. Öyle ya da böyle bir kişi
suç işlemişse bu kişi Dede’nin denetiminde yargılanır. Cem de gerçeklesen bu
yargılamaya Cem de bulunan herkes oyları, görüşleri ile katılırlar ve böylece
ortak bir karara varılır. Halkın direkt katılımıyla gerçekleşen bir “Halk
Mahkemesi”dir bu. Suçun ağırlığına göre bir ceza verilir. Düşkünlük, verilen
cezalarin en büyüklerinden birisidir. Düşkün olan kimse toplumdan dışlanır.
Düşkünlüğü ve dışlanma süresini halk ortak bir karar ile aldığında Alevi
toplumunda suç oranı minimum düzeyde kalmıştır. Toplumdan tecrit edilip
dışlanmak çok büyük bir ceza olduğundan, o kişiyi başka toplumlarda içine
almazlar. Böylece bir çok suç, daha işlenmeden önüne geçilmiş olur.

 

Düşkünlük kavramı
günümüzde daha çok çıkarcı ve ahlaksız kimseler için kullanılan genel bir kavram
şeklini almıştır. Ancak düşkünlüğün çıkış noktası ve asıl anlamı yukarı da izah
etmeye çalıştığımız çerçevededir.

 

 

 

Muhabbet Cem’i
nedir?

 

Muhabbet Cem’inin
önemi, işlevi günümüzde çok artmıştır. Öz itibariyle Muhabbet Cemlerinin asıl
işlevi genç insanları Görgü Cem’ine hazırlamaktır. Günümüzde ise Muhabbet
Cemlerinin işlevi çok daha büyüktür. Her tür yozluğun dayatıldığı, değerlerin
anlamsızlaştırıldığı, ilişkilerin çıkar çelişkisi etrafında şekillendiği
günümüzde Muhabbet Cemleri adeta bir insani olana dönüş programıdır.

 

Adından da anlaşılacağı
gibi Muhabbet Cemleri, muhabbetin olduğu, insani duyarlılığın olduğu, yaşamın
anlam ve değer kazandığı bir nurani iklim ortamıdır. Bu atmosferdeki enerji his
edilir olmaktan çıkıp insanı başka boyuta, başka alemlere götürür. Götürür ve
tekrar özünü bulan insanı sağlamlaştırmış olarak geri getirir. İnsanın en çok da
ihtiyaç duyduğu bu değil mi? Yani insan sadece fiziki görüntüsüyle değil,
ruhuyla, duygularıyla, düşünceleriyle… yani bir bütün halinde insan olmalıdır.

 

İnsani olan ne varsa
kirletiliyor, anlamsızlaştırılıyor. Sürekli yapay mutluluklar, güdülerin doymak
bilmez dürtüleri pompalanıyor. Böylesi koşulların hakim olduğu bir ortamda
insani olanın sağlam kalması mümkün değil. Sağlam olmak isteyen ve hayatı
anlamlandırmak isteyenlerin sığınağı Muhabbet Cemleridir. Bu muhabbetler bir
başlangıçtır. Sonsuz, sınırsız lezzetler,manzaralar diyarına yolculuğun
başlangıcı. Perşembe’yi cuma’ya bağlayan gece böylesi bir nurani atmosferin en
ideal anıdır.

 

 

 

Zülfikar neyi
sembolize ediyor?

 

Züfikar’in neyi
sembolize ettiğine geçmeden önce Züfikar’in ne olduğunu açmamız gerekiyor.
Zülfikar, Hz. Muhammed tarafından Hz. Ali’ye armağan edilen ucu çatal kılıcın
adıdır. İnancımıza (Aleviliğe) göre Zülfikar savaş öncesi gökten inmiştir. Hz.
Muhammed’de bu gökten inen kutsal kılıcı Hz. Ali’ye hediye etmiştir.

 

Zülfikar, asırlardır
adaletin sembolü olarak işlevini sürdürmeye devam ediyor.

 

Zülfikar, Hz. Ali’nin
kişiliğiyle bir bütünlük haline gelmiştir. Hz. Ali’yi Zülfikarsız düşünmek
mümkün değildir.

 

Zülfikar’ı salt bir
savaş aracı olarak görmemek gerekiyor. Zülfikar, gerçek adaletin, hakkaniyetin,
doğruluğun, mertliğin sembolidir.

 

Günümüzde Zülfikar
Alevi olmayı (dışsal/zahiri anlamda da olsa) sembolize ediyor. Özelikle de Alevi
gençliği Zülfikar’ı kolye şeklinde takıyor. Bu “Aleviyim” demenin, kimliğini
Zülfikar’ın tarihsel misyonuyla açıklama biçimidir. Olmadık baskılara maruz
kalan Alevinin kimliğini sembolize ediyor Zülfikar. Elbette boynuna her Zülfikar
kolyesi takan kişi Alevi değildir. Alevi ise dahi bazıları Zülfikar’ın taşıdığı
misyondan, Zülfikar da sembolleşen adalet anlayışından habersizdir. Bütün
bunlara rağmen Zülfikar günümüzde Alevi kimliğini simgesel, biçimsel de olsa
dışa yansıtıyor.

 

 

 

Şamanizmin ve
Zerdüştlüğün Aleviliğe etkileri var mıdır? Eğer varsa bu etkinlik ne boyuttadır
ve günümüzde nasıl bir işleve sahiptir?

 

Seksenli yılların
ortasından itibaren çeşitli ideolojik politik grupların Aleviliğe ve Alevilere
ilgisi arttı. Bu ilgi elbette Alevi toplumunun geleceğini inşaa etme, Aleviliğin
özünü tanıma gibi bir nedene dayanmıyordu. Bu ilginin asıl sebebi kendi dar
ideolojik-politik çıkarlarına bir zemin hazırlamak, Aleviliği ve Alevileri kendi
ideolojik yapıları için bir arka bahçe olarak hazırlamaktı. İşte soruya
kaynaklık eden Şamanizm ve Zerdüştlükte bu nokta da devreye girdi.

 

Bilindiği gibi Şamanizm
eski bir Orta Asya inancıdır. Yine Zerdüştlük de eski bir Mezopotamya inancıdır.
Her şeyi etnik kimliğe bağlamak, etnik politikalarına bir inançsal dayanak
bulmak isteyen akımlar Alevi inancındaki bazı olguları Şamanizme ve Zerdüştlüğe
bağladılar. Ve bu yolla Aleviliği Hz. Ali’den, On İki İmamlardan, Ehlibeytten
soyutlayarak kendi “etnik dini” yapmak istediler. Bunun içinde yazılı
kaynaklardan yoksun, Alevilik Bilincinden yoksun Alevi kitlelerin beynini
karıştırdılar. Bunun sonucunda bazı safdiller ve art niyetli kimseler Aleviliği
eşittir Şamanizm veya Zerdüştlük olarak görmeye başladılar. Olayın özü böyledir.
Yapılan bunca teori, kaynak bulmak, benzerlik aramak bunun içindir. Elbette
Alevi inanç sistemi kültürel anlamda eski Orta Asya ve Mezopotamya inançları
olan Şamanizm ve Zerdüştlükten bazı ögeler almıştır. Bu doğaldır da. Ancak bu
kültürel birer motif olan ögeleri bütünlüklü bir inanç olan Aleviliğin esası
olarak göstermek art niyetlilikten başka bir şey değildir. Şamanizm ve
Zerdüştlükte bulunan ve günümüz Alevi kültür yapısı içinde birer “kırıntı”
olarak kabul edilen bazı benzerlikleri Aleviliği farklı yönlere çekmek için
kullanmak haksızlık ötesi bir durumdur.

 

Bilinmesi gereken; her
inanç diğer inançlardan etkilenmiştir. Çoğu kez coğrafya farklılığı, etnik
farklılık inancın kültürel yapısına etki etmiştir. Ancak bu etki Hiç bir zaman
inancın merkezini etkilememiştir. Etkilenme alt boyutlarda kalmış ve bu haliyle
de bir zenginlik olarak değer kazanmıştır. Unutulmaması gerekir ki inancın özünü
belirleyen olmayıp bazı kültürel kazanımlar olarak varlığını sürdürüyor olması
eski inancın kendisi değildir.

 

Aslında söz konusu
Aleviler ve Alevilik olunca çok saçma sorular gündeme gelebiliyor. Düşününki
günümüzde etkin olarak varlığını sürdüren inançların tarihi en fazla bir kaç bin
yıldır. Bu inançlara inanan insanlardan kimse çıkıp demiyor ki; “benim atalarım
bundan bilmem kaç yıl önce şöyle bir inanca inanıyordu, bende şimdi bu inanca
tekrar dönüyorum”. Ancak bazı “ukala” kişiler diyebiliyor ki; “benim atalarım
Şamanist ve Zerdüşttü. Bende şimdi bu inanca inanıyorum, Alevilik bize sonradan
dayatılmıştır, ben Alevi değilim” diyebiliyor. Fakat bir Alman, Fransız, İngiliz
bunu demiyor. Bundan bir kaç yüz sene önce Almanların, İngilizlerin,
İsveçlilerin atalarıda başka inanca inanıyorlardı. Peki bunlar niye eski
inançlarına dönmüyorlar da ukala kişi Aleviliği bırakıp “atalarının inancına”
dönüyor!!!???

 

 

 

Alevi inancına
göre ölüm bir yok oluş mudur?

 

Cevabı her yöne
çekilmeye açık bir soru. Ancak hemen belirtmeliyiz ki Aleviler ölümü bir yok
oluş olarak görmüyorlar. Ölüm, yeni bir dönemin/sürecin (buna ebedi süreçte
diyebiliriz) başlangıcıdır.

 

Büyük Alevi önderi Şah
İsmail (Hatayi) bir şiirinde “dün doğdum bugün ölürüm/ölen gelsin işte meydan”
diyor. Yine bir çok Alevi şiirinde/deyişinde/deyiminde “ölen tendir, can ölmez”
sözü geçiyor.

 

Alevi inancında ölüm
ile ilgili önemli bir boyutta “ölmeden evvel ölmek” şeklinde formüle edilen
boyuttur. Bu konunun çok derin Batın manası vardır. Farklı anlamlara çekiliyor
olmasından dolayı cevabı kısa kesip öz olarak Alevi inancında ölümün bir yok
oluş olmadığı inancını tekrar belirtiyoruz.

 

Ölüm, yeni bir
başlangıcın ilk adımıdır. Fakat burada ölümü yücelttiğimiz manası çıkmasın.
Gerçeği vurgu manasında belirtiyoruz. Ölüm yaşamın bir gerçeği. Ancak insana
ölüm gelene kadar da insanin yapmakla mükellef olduğu görevleri vardır. Ve
insanoğlu son nefesine kadarda bu görevleri en doğru şekilde yerine getirmek
zorundadır. Hayatın anlamına ulaşmak için doğru bir yaşamın sahibi olmak ve ölüm
gerçeğini de bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor.

 

 

 

Tevella Teberra ne
anlama geliyor?

 

Tevella= dostluk kurma,
dost olma anlamına geliyor.

 

Teberra= uzak durmak
anlamına geliyor.

 

Aleviler arasında
Tevella ve Teberra’nin manası ise Ehlibeytin dostlarına dost, düşmanlarına
düşman olmak anlamına geliyor. Ancak tarihsel süreç içerisinde Tevella
Teberra’nin anlamı daha önemli hale gelmiştir. Tevella Teberra iyiden, güzelden,
haktan, haklıdan yana olmak; zalime, sömürücüye, haksıza, riyakara da karşı
olmak anlamına geliyor. Bu anlamıyla bir duruşu, tavrı sembolize ediyor.
Ehlibeytin şahsında bir bütün halinde doğrulardan taraf olmayı, haksıza karşı
olmayı temsil ediyor. Bazı dar görüşlü kimseler Tevella Teberra’nin taşıdığı
anlamı, sembolize ettiği değerleri dar bir çerçevede ele alıyor. Olayın özü ise
öyle sanıldığı gibi dar bir çerçevede değildir. Özde bir duruş, tavır vardır. Ve
bu duruş Ehlibeytin şahsında bütünsel bir manaya sahip olup mekan ve zamanla
sınırlı değildir. Yer yüzünde haksızlık olduğu müddetçe ve doğruları hakim kılma
ideali olduğu müddetçe Tevella Teberra da olacaktır.

Duyuru Dügün Tarihleri

Kahramanmaraş, TR

Welcome Back!

Login to your account below

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Add New Playlist

X