Anasayfa Fotoğraf Galerisi İletişim Haber/ Yazı gönder Linkler Siteyi öner Yöneticiler
Ana Menü
Ziyaretci Sayacı
Pazartesi1034
Salı505
Çarşamba753
Perşembe1033
Cuma1205
Cumartesi1254
Pazar1335
Toplam:4232358
En Çok:3510
Yeni Şiirler
· Bilmem neden böyle derler.
(2072 okuma)
· Dalkaraya Selam.
(1974 okuma)
· Ali-pıse Öl demedi ki öleyim
(2122 okuma)
· Yar halimden bilmedi
(1922 okuma)
· Ali-Pıse göçtü muhtarım
(2290 okuma)
· Perişan Köyler Perişan.
(2078 okuma)
· ÜÇ BEŞ
(1945 okuma)
· Beklerim daha bu sene..
(2148 okuma)
· Bizde
(1848 okuma)
· ANNE
(2058 okuma)

Toplam 122 şiiri kayıtlı
Izlenimler
su ana kadar
11529754
sayfa izlenimi aldik. Baslangiç: 15.Agustos 2006
Köse Yazisi: İNSAN VE DOĞA
bilalüzüm bildirdi: "

İnsan doğanın bir parçası ve kendi dışındaki varlıkları kontrol eden, değiştirip dönüştüren, gücü yettiğince hükmeden bir varlıktır. Doğa ise, görüp hissettiğimiz, ya da görüp hissetmediğimiz, ama evrende var olan her şeydir. Yer, gök, güneş, ay, yıldızlar. Uzay boşluğunda yer kaplayan her şeydir. Ama doğa diye yoğun olarak gördüğümüz, içinde yaşadığımız yeşil gezegen denen dünyamızdır. Bizim için dünya evimiz gibidir. Nasıl ki, nereye gidersek gidelim, evimizde rahat ettiğimiz kadar hiçbir yerde rahat edemiyorsak, evimiz bizim için ne kadar önemliyse, dünya da en az bizim için o kadar önemli ve değerlidir. Nefes almadan, su içmeden, yemek yemeden yaşayamayacağımız gibi güneş ışınları olmasaydı biz dahil, bir canlının yaşaması beklide mümkün olmayacaktı. Dünya binlerce eksi derecede devinen bir buz topu olacaktı. Ne bitki, ne hayvan olmayacak ve yaşam olsa dahi bakteriyel düzeyde olacaktı. Yani su, hava, toprak ve güneş olmadan hiçbir güç canlıyı yaşatmaya muktedir değildir.



 Öyleyse suyumuzu, havamızı, toprağımızı temiz tutmak ve kirletenlere karşı mücadele etmek her insanım diyen kişinin asli görevidir, öyle olmalıdır. Anasır-ı Erba, iki bin yedi yüz yıl önce şimdi bildiğimiz evren ve doğa yasaları bilinmiyordu. Ancak bu gün yararlandığımız bu yasalar Anadolu lu düşünürlerin attığı temel üzerinde şekillendiler. Anadolulu düşünür Tahles bundan 2700 yıl önce su canlıdır ve hayattır demişti. Su canlıdır hareket halindedir. Bir ırmağa, bir göle iki defa giremezsiniz, girersiniz ama aynı suya giremezsiniz. Mevcut su gitmiş, yerine başka su gelmiştir. Çünkü su canlıdır. Su hayattır. Yaşamın temel ilkesi su dur. Hayat canlılığı çağrıştırır. Canlıların da en temel taşlarından biri ve olmazsa olmazı sudur. Eş zamanlı yaşayan Anaksimanes, su hayattır ama hava olmazsa beş dakika dahi yaşamak olanaksızdır demişti. Yine, eş zamanlı yaşayan Herakleitos, güneşin olmadığı bir dünyanın buz topuna dönüşeceğini, enerjisiz insan, hayvan ve bitkiler olmayacaktır. Öyleyse yaşamın olmadığı bir dünya, ölü bir dünya olacağını söylemiştir. Empedokles, toprak olmazsa, canlı gıdasız yaşamayacağına göre, canlı hayatın olması mümkün olmayacaktı der. Bunlar Milet okulunun düşünürleri ve dünyanın ilk filozof ve bilim adamları unvanını taşırlar. Bunlara Anaksimander i demokritus u, Hipokrat ı, Herodot u, vs dahil etmek gerekir.

Bu insanlar kendilerine Filozof değil, doğa bilginleri, Fizyologları diyorlardı. Onlar felsefi görüşlerini var olana, doğal olana, yani doğaya göre oluşturmuşlardı. Mihenk taşları deney ve gözlemlerdi. Su, hava, güneş ve toprak onlara ilham veriyordu. Şimdiki bilimin ana hatlarını atan 2700 yıl önceki Anadolu düşüncesinin dâhileriydiler. Örneğin, demokritus hiçbir nesnenin olduğu gibi bir bütün olarak yaratılmadığını, her şeyin atom denen gözle görülmeyecek kadar ufak parçacıklardan oluştuğunu tespit edebilmişti. O nedenle koca sakallı Platon (Eflatun) Demokritus un kitaplarını yakma emri vermişti. Bu nedenle kitap yakmanın piri Platon dur. İdializm karanlığı sever. İnsanların bilgiye ulaşmasını engellemek için insanı efsanelere, hikayelere yönlendirir. Yine meşhur İskender ye kitaplığı Önce Hirıstiyanlar, ardından da Hz. Ömer tarafından yakılmış. Yakın zamanımızda Hitler, Kenan Evren ve diğer kitap yakanların hocası piri Platondur. Anadolu İyonya okulu diyebileceğimiz Sokrates öncesi düşünürler doğacıydılar. Doğanın, evrenin her şey olduğunu, doğaüstüne bel bağlamanın kavrayış yetersizliğinden, bilgisizlikten kaynaklandığına işaret ediyorlardı. Ayrıca evrenin her yeri dünya ya benzer diyorlardı. Yunan Filozofları ise, gezegenlerin kristalden yapıldığını, yıldızlarında küçücük nesneler olduğuna inanıyorlardı. Anadolulu düşünürlere göre su, hava, toprak Dünyada olduğu gibi evrenin her yerinde olabilirdi. Yıldızlar birer ateş parçasıydı, yıldızlarda hayat olamazdı.

Ama yıldızlararası geniş uzayda dünya misali başka dünyalar olabilirdi. Bunun için de bir doğaüstü güce gerek yoktu. Doğa kendine has bir düzen içinde deviniyordu. O dönem dünya yı 35 bin tanrının yönettiğine inanılıyordu. Anadolu düşünürleri bunların düşüncede var olduklarını, birer sembol olduklarını, gerçekten var olmadıklarını, bunların insanın kendisi tarafından yaratılıp tapıldığını, varoluşlarının kaynağı korku, umut ve umutsuzluk, bencillik ve bilgisizlik olduğunu, zekalı bir varlık olan insanın doğaya güvenmesi gerektiğini ileri sürüyorlardı. Su, hava, güneş ve toprak inancı. Buna dört ilke inancı diyorlardı. Günümüzde bu inanca dinsizlik, (ate) ya da laik dinsizlik olarak saldırılıyor. Dört ilke inancı akılla yaşamanın ilk yurdu Anadolu da ortaya çıkmıştır. Bu inancın anayurdu Anadolu dur. Bilinç, bilgi, bu gün hayatımızı kolaylaştıran bilim, Anadolu muzda ilk ışık olarak dünya ya yayılmıştır. Bu düşüncenin ana teması doğayı temel alıyor, insanı ve diğer tüm varlıkları doğanın birer parçası olarak görüyor. Araştırılıp geliştirilecek, yaratıp yaşatışacak, bilip öğrenilecek her şeyin doğada mevcut olduğunu, dünyanın, dünyada yaşayan tüm canlıların ortak malı, yurdu olduğunu, bilinen, görünen, yaşatan doğanın olduğu yerde, başka güdücü bir ilkeye gerek olmadığına işaret ediyorlardı. Bu düşünce akımından yeni devlet olmaya çalışan Yunanlılar rahatsızlık duymaya başlamışlardı. İ.Ö. 585 de Persler (İran) Anadolu yu işgal etmişlerdi. Bu işgal Anadolu yu zayıflatmış, Yunan ı güçlü konuma getirmişti. Bu nedenle rahat çalışma ortamını bulamayan Anadolu düşünürleri, ege adalarına, oradan da Yunanistan`a geçtikleri bilinen bir gerçektir. Karanlıkta yaşayan Yunan a Anadolu düşünürleri ışık, aydınlık götürmüşlerdir.

 Fakat bir sorun vardı. Yunan devleti yeni kurulmuş genç bir devlet olduğundan, delikanlılığın verdiği hırsla var olma ve amaçlarını gerçekleştirme çabasındaydı. O dönem Roma yeni kurulmuş bir devlet olmaya çalışırken, Avrupa da sözü edilen bir devlet mevcut değildi. Belki kabileler vardı. Fakat Yunan ın durumu başkaydı. Çünkü yunan devletleri Anadolu`nun uzantıları olan Minos ve Minoen mirası üzerinde kurulmuşlardı. Ayrıca Anadolu gibi bir kültür hazinesinin komşusuydular. Anadolu dan EGE adalarına geçiş ilk değildi. İ.Ö 3 bin yıllarından bu yana sürekli yenilenen bir gerçektir. Pro. Mensel in bu idaasını filoloji (dil) kaynaklarına dayanmaktadır. Sonu s- ss-nt ile biten yer isimleri Yunanca açıklanamamaktadır. ( en çok bilinen Yunan devletleri Atina ve Sparta devletleridir.) ya Anadolu ya ayak uyduracak, ya pes edecek, ya da karşı atağa geçecekti. Yunanlı sonuncusunu seçerek karşı atağa geçti. İlk iş olarak efsanelere dayalı mitolojisini oluşturmaya koyuldu. İşe tanrılarla başladı. Zeus u yarattı, on bir yardımcı tanrı ile Zeus u Yunanistan ın kuzeyinde Olyumpus (ida) dağına yerleştirdi. 12 sayısı çok önemlidir. İsrail 12 kabiledir. En eski inançların birçoğunda yıl ı 12 bölüme ayırıyorlardı. Kamer takvimi, burçlarla ilgili inançlar 12 yi kutsarlar.

Hititlerin 12 baş tanrısı vardır. Yani Yunan mitolojisi pek yeni bir şey içermemekteydi. Tanrılarının büyük bir çoğunluğu Anadolu dan aşırılmıştı. Derme çatma bir ideoloji olsa da, İ.Ö. 400 yıllarından başlanarak bir temel atıldı. Sıra bu ideolojinin teorisini yapmaya gelmişti. Anadolu da aldıkları ışıkla, Sokrates ile başlanarak, Platon,(Eflatun) Aristotales ve ardılları ile olyumpus dağında kavga eden, birbirlerini kazıklayan, Zeus un başkanlığındaki tanrıları ve İsrail den aşırdıkları İdializmi insanlığın başına bela ettiler. Şöyle ki, Yunan Filozofları doğacı Anadolu düşüncesine karşı, doğadışı ile ilgilendiler. Bu gün ne kadar dogmatik düşünce varsa Yunan ve İsrail kaynaklıdır. Ağırlıklı olarak, ortaçağ karanlığının fikirsel anayurdu Yunanı öne çıkarıp, Anadolu yu görmezden gelen batıdır. Bu başlı başına bir sorundur. Ayrıca ele almak gerekir. Ancak ne zaman batı aydını Anadolu düşüncesiyle tanıştı, o zaman Yunan idializmi ağır yara aldı. Ne ki, batı kendi ataları saydıkları Yunanın şerefini kurtarmak için, bir darbe ile Anadolu yu Yunan sayarak bu sorunu halletti.

DİN VE DOĞA

 Her şeyin bir zıttı vardır. Anadolu düşünürlerinin amacı doğayı, evreni anlamak, insan hayatını kolaylaştıran bilimi, bilimselliği temel almak iken, Yunan Filozofları doğaüstünü, idializmi, dogmatizmi ve skolastik düşünceyi temel aldılar. Bu akımın temel ilkeleri, doğayı, doğal olanı değil, deney ve gözleme dayananı değil, karanlık dünya Hadesi yarattı. Bilinmeyen Elziyum çayırların da cennetler icat ettiler dağa, taşa, denize, ormana birer peri uydurdular. Bir dağı alıp yüzlerce km atan (savuran) devler icat ettiler, Cin, cadı, huri, gılman, melek, zebani gibi karanlık alemin korku ve dehşet saçan hayali varlıklar uydurarak, efsanelerin temel dayanağı olan korku, umut ve umutsuzluk, karanlık ve cehaleti temel alan bir dünya yaratılar. Sokrates, Platon, Aristotales ve ardıllarının yarattığı bu karanlık dünya, üç tek tanrılı inancın hurafelerini yarattı. Platon Hetorodoksi nin, aristotales ise Ortodoks un fikir babalığını yaptı. İslam da Aleviler, Hıristiyanlıkta Protestanlar Platonu, İslamda ehli sünnet, Hiristiyanlıkta da Katolik ve Ortodokslar Aristotalesten çok derinden etkilendiler. Orta çağ karanlığı Platon ve Aristonun eseridir denebilir. Yunan filozof ekolu, doğaya, demokrasiye değer vermediler. Adı geçen Yunan filozoflarına göre, insan hakları, hukuk, eşitlik kadere bağlanır. Atina da halkın %de 90 dan fazlası köle statüsündedir o dönem. Kadın cinsi ve yoksul kesim köle sayılır. Vatandaş denen zümre zengin aristokratlar ve tanrılarla ilişkide olan çıkar guruplarıdır. Kadın zengin olsa dahi, adı ile anılmazdı. Filanın anası, nenesi, bacısı ve ya filanın karısı diye anılırdı. Yani, Yula, ya da Şule olarak anılmazdı. Seçme ve seçilme hakkı yalınız zengin ve aristokrasiye tanınmıştı. Bu nedenlerden dolayı, Anadolu dan Yunanistan a giden Diyojen, Atinalılarla beraber yaşamayı protesto etmek amacıyla, kendi isteği ile bir fıçı içinde yaşamayı seçmişti.

 Ayrıca, Atina da gündüz saat 12 de fener yakarak gezerken, soranlara fenerle adam arıyorum demişti. Ne aristokratları, ne tanrılarını nede Filozof ve avenesini adam yerine koymamıştı. Diyojen adı geçen Filozofların çağdaşıdır. Hasılı kelam, Yunan düşüncesi Anadolu doğacı ve bilimsel düşüncesini bastırmış, 1000 yıldan fazla insanlığı karanlıkta tutmayı becermişti. Yunan ve Musevi düşüncesi ne kadar doğma tikse, Anadolu ve bazı doğu, Uzakdoğu inançları da o ölçüde doğayla iç içe ve doğaldırlar. Örneğin Anadolu inançları doğayı temel alan niteliktedir. Mesela, ana tanrıça Kübella, bahar, bolluk ve bereket tanrıçasıdır. Bolluk ve bereket getirir. Zorda kalan tüm canlıların koruyucusudur. Doğum yapan kadın ve diğer dişilerin yardımcısıdır. 18 memesiyle açlara süt verir, doyurur. Anadolu insanı böyle inanır. Tanrıları ile iç içedir. Yan yanadır. Anadolu halkı ve tanrıları, toprak ve doğa kokuşludur. Yine Mazdaizm, İnduizm, Taoizm, Şinto gibi inançlar doğayı önemserler, görmezden gelmezler. Bunları doğayı sevdikleri, binlerce yıl önceye dayanan şiirlerinden, edebi eserlerinden anlıyoruz.

Buna karşın üç tek tanrılı dinden böyle bir yaklaşımı bulmak, birkaç istisna dışında oldukça zordur. İstisna dediğimiz, Yunus Emre, Nesimi, şeyh Bedreddin ve diğer Anadolu ozanları ki, bunlarda yakın tarihlidir. Ayrıca Anadolu düşüncesi nin kökleri öyle derindedir ki, binlerce işgal ve savaşlar, üç tek tanrılı dinin bütün hoyratlıkları ve 900 yıldır dini devlet tahakumu dahi bu kökleri söküp atmaya yetmemiştir. Anadolu ozanları, Anadolu nun doğacı geleneğini az da olsa sürdürebilmişlerdir. Ne var ki, insanı ve bitki varlığı erozyona uğramıştır. Güneş bahçesi Anadolu çölleşmeye, insanı, yazık ki, köleleşmeye doğru yol alıyor Batı aydını 1492 de matbaanın icadıyla dünyanın geçmişini ve geleceğini irdeleyerek, birçok konuda yeni düşünce çığırları açmıştır. Bunlardan biri de çevreye, doğaya yaklaşımıdır. Yetersiz de olsa yinede güzel bir yaklaşımdır.

 Ne var ki, sermaye ve kilise çevresinin direncini kırmak pek kolay aşılacak bir sorun olmamıştı. Sargun A. Tont sulak bir gezegenden öyküler adlı eserinde romantik dönemin önde gelen düşünürlerinden Rousseau nun doğa sevgisi hakkında yaşadığı dönemin niteliğini anlatan kısa bir alıntı yapmak gerekti. Rousseau nu önemi, Rousseau nu önemi, am bir patlama gösterdiği Romantik çağın bayraktarlığını yapmasıdır. Çok yönlü bir devrim olan Romantizmin en önemli ilkelerinden biri doğa sevgisidir; böyle bir sevginin aniden fışkırmasının bir nedeni de Rousseau nun gerçek mutluluğun, kentlerden uzak doğa ile baş başa yaşanarak elde edileceği yolundaki tezi olmuştur.il, yaşamın ta kendisidir. Thoreau.

BİLAL ÜZÜM Eylül 08 2

"

Tarih: 07.10.2008 Saat: 17:56 Gönderen: musacoep


 
ilgili Baglantilar
· Daha fazla Araştırmalar
· Haber gönderen ungutmilyanli


En çok okunan haber: Araştırmalar:
Gönderen/Musa/Kahramanmaraş''''''''''''''''ın Alevi yerleşimleri (Harita

Haber Puanlama
Ortalama Puan: 4
Toplam Oy: 1


Lütfen bu haberi puanlamak için bir saniyenizi ayirin:

Mükemmel
Çok iyi
iyi
idare Eder
Kötü

Seçenekler

 Yazdirilabilir Sayfa Yazdirilabilir Sayfa


Copyright © 2008 ungutmilyanli.com Tüm Haklari ungutmilyanli.com\'e Aittir.Web sitemizin içerik kod
yaziliminin bir kismi, php-nuke gurubuna aittir